Bugun...


HAYRİ BOSTAN: Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı
Tarihimiz hep böyle destanlardan oluşmuyor. Çok yanlış işler de var tarihte. Yüzyıllar süren devirlerde olumsuzluklar olmaz mı? İlla ki vardır.

facebook-paylas
Tarih: 09-06-2019 13:31
HAYRİ BOSTAN: Eskiye rağbet  olsa bitpazarına nur yağardı

“Hani o eski ramazanlar. Hani o eski bayramlar. Hani o tezek kokulu köyümüzdeki asude hayatlar…” diye başlayan cümlelerin efsununa sakın kapılmayın. Eskinin hiçbir şeyi şimdiden daha iyi, daha güzel değildi. En çok da, mesela yeni neslin bozulduğundan, ahlakın zayıfladığından bahsedenler az değildir. Aslında hiç de öyle değildir. Bir iki örnekle bunu açıklayabilirim:
Eskiden mesela “kız çekmek” diye adeta meşrulaştırılmış bir zulüm vardır. Bir baba ile bir annenin bin bir emekle dünyaya getirip el bebek gül bebek büyüttükleri biricik kızlarını birisi çayırda, tarlada, orman yolunda bir yerde önünü kesip zorla sürükleyerek götürecek ve onu kendisine eş yapacak. Böyle bir vahşeti bile gelenek normalleştirmiştir. Bugünkü şehir hayatında da istenmeyen şeyler oluyor, olmuyor değil. Ama kolay kolay bir kızın hayatı vahşice o şekilde karartılamaz. Bazı olaylar yaşanıyorsa da o olayların özneleri yaşam tarzlarıyla, tercihleriyle, hal ve gidişleriyle o kötü sonları biraz da kendileri seçmiyorlar mı acaba?

İlkokula başladığımız ilk yıllardan itibaren öğretmenlerimizden dayak yedik. Öğretmen eşittir dayak demekti adeta eskiden. Zaten çocuğu evde babası, annesi döverdi. Okulda öğretmeni döverdi. Askerde de komutanları ya da çavuşları, bir tertip önce askere gitmiş kıdemli usta askerler döverlerdi. Ortaokulda, lisede okuduğumuz zamanlar kaç kere saçımız uzun diye, devletten öğretmen maaşı alan sözde öğretmen ve idareciler ellerinde makasla gelir, kafalarımıza tren yolu vururlardı. Böyle bir olayın bir delikanlının ruhunda açacağı travmayı tahmin edebilir misiniz? Rahmetli Ahmet Uluçay’ın, “KARPUZ KABUĞUNDAN GEMİLER YAPMAK” filminde de öyle bir sahne vardı. Usta berber (Ahmet Uluçay) çırağın o güzelim saçlarını kesiyordu. O sahneyi unutmak mümkün mü? Kimse öğrencilere uzun saçın sakıncalarını öğretmedi. Öğrencinin saç uzatması yasaktı, o kadar. Halbu ki eğitim belki de bu gençlere saç bakımını öğretmeyi gerektiriyordu. Ama eğitmek, öğretmek zor işti. En güzeli, en kolayı, en pratik olanı şiddet, dövmek, korkutmak ve otorite sağlamaktı. İlkokul birinci sınıfta bir öğretmenin bize attığı dayağı anlatsam kimse inanmaz. İlkokul birinci sınıftaki bir çocuk onca dayağı hak etmek için ne yapmış olabilir? 
O zamanlar okullarda hademe yoktu. Odunları kırmak, sobaları yakmak, sınıfları ve tuvaletleri temizlemek gibi işleri öğrenciler yaparlardı. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflara, küçük oldukları için nöbet koymuyorlardı. Bir arkadaşımla ben de nöbetçi olmak istiyorduk. Bu işlerle görevli bir üst sınıftaki arkadaşımızdan rica ettik. O da bizi bir gün nöbetçi yazmıştı.
Köy okulunun bahçesi topraktı ve yağmur yağınca çamur oluyor, o çamurlar da öğrencilerin ayaklarıyla sınıflara taşınıyordu. Sınıfların beton zemini adeta bir toprak tabakayla kaplanmıştı. Süpürmeden önce sınıfı ıslattık. Sonra da, yolumuz uzak olduğu ve geç kalacağımız için aceleyle süpürmüştük. Meğer o ıslak çamur zeminde ne varsa duvarlara sıçratmışız. O anda belli olmamıştı; ama sabaha kadar kuruyunca korkunç bir hal almıştı duvarlar. 
Öğretmen sınıfa girip de durumu görünce öfkeden gözleri dışarı fırlamış halde: “Kim yaptı bunu” diye bağırdı. Hemen herkes bizi gösterdi. Herhalde yedi yaşlarında, birinci sınıf öğrencileriyiz. Öğretmen eline aldığı, şu bükülmeyen 100 cm’lik metrelerden biriyle bizi dövmeye başladı. O kadar kötü dövmüştü ki anlatamam. Ben o olayı hiç unutamıyorum. Zaten daha ilk gün yolda karşılaştığımız bir adam bize “öğretmenler sopalarını kesti hazırladılar” demişti. O anda ben öğretmenlerin sopa kesmek için ormana nasıl gittiklerini, hangi ağaçtan kestiklerini, nasıl yontup düzelttiklerini hayal ediyordum.
Köy çocuklarıydık ve adına “yaramazlık” dedikleri; aslında belki de en yararlı taraflarımız olan davranışlarımız oluyordu. Rahmetli babamı babası, babasının tek oğlu olmasına karşın çok dövermiş. Dedemin babama karşı acımasız tutumlarıyla ilgili çok hikâyeler dinlemiştik. Aslında bu durum, dedemin merhametsizliğinden değil de, gelenek ve göreneklerden beslenen bir anlayıştı. Geleneksel eğitim anlayışımızda küçük her zaman büyüğe feda edilmiştir. Bu büyük baba da, dede de olabilir, amca ya da dayı da olabilir, ağabey de olabilir. Okullarda üst sınıflardır. Askerlikte bir önceki tertiplerdir ve bu hiyerarşi hep vardı özlemini duyduğumuz eski zamanlarda. Kızın kiminle evleneceğine baba karar verir. O “verdim” dedi mi akan sular dururdu. Bir sevdiği var mı yok mu, bu adamı ister mi istemez mi kimsenin umurunda değildi. Osmanlı hanedan geleneğinde de vardır bu durum. Onun için dünyalar güzeli Mihrimah Sultan’ı annesi Hürrem Sultan, altmış yaşlarını devirmiş, ruhsuz, menfaatçi, kaba Rüstem Paşa ile evlendirmişti. Onun için Mimar Sinan Mihrimah Sultan için Üsküdar meydanında ve Edirnekapı’da iki cami yaptırmış, ona olan derin aşkını mimariyle anlatmış; ama bunu kimseye söyleyememiş, o tertemiz aşk da hikâyelerde destanlaşmıştır.

Eskinin de hakkını vermek gerek; ama unutmamalıyız ki şimdi eskiden, her yönden çok daha iyidir. İyi olan ne mi? Her şey. Tertemiz doğalgazlı evlerde oturuyoruz. Bir duş almak bir abdest almak kadar kolay. Ben şimdi çocukluğumun geçtiği o, banyosunda, tuvaletinde ve mutfağında su olmayan, bir banyo yapabilmek için kazanda, güğümde ya da tenekede su ısıtıp maşrapayla karıştırarak dökündüğüm günleri mi özlemeliyim? Tahta yer sofrasına koyduğumuz bir iki parça yiyeceğin karasineklerden gözükmediği, sineklerin gözümüzü çıkardığı, geceleri de sivrisineklerin canımıza okuduğu günleri mi özlemeliyim?
Günümüzde gerek yurtiçinde gerek dünya ülkelerinde yoksullara yardım götürmek için yarışan dernekler var. Öğrenciler birkaç yerden burs alıyorlar. Üç artı bir doğalgazlı modern dairelerde kalıyorlar. Yemeklerini hep dışarıdan sipariş veriyorlar. Ben bunlara bakıp bizim Bursa’nın Emirsultan semtinde kaldığımız, tuvaleti bahçede olan, bir banyosu dahi olmayan, duvarlarında akreplerin dolaştığı, tek odada beş kişi barındığımız günleri mi özlemeliyim? Bir arkadaşımızın evinde siyah-beyaz bir televizyon vardı. İçim giderdi onu düşündükçe. Bir insanın evinde bir televizyon olması ne kadar büyük bir konfordu. Haberleri izlersin, dizi filmleri izlersin… Telefon zaten neredeyse hiç bilinmiyordu. Olanları da manyetolu, dört rakamlı telefonlardı. Bir yerden bir yere telefon edebilmek neredeyse imkânsızdı. Postaneye gidiyorduk. Telefon yazdırıyor ve bekliyorduk. Bekleme salonunda kadınlar, erkekler, çocuklar bekleşiyorlardı. Sırası gelen anons ediliyordu ve o da söylenen kabine koşuyordu. Görüşmesi bitince de gene kalabalıklar arasından gişeye ulaşarak görüşme ücretini ödüyordu… Öğretmen olduktan beş yıl sonra eve telefon almıştım ve kendimi sanki bir suç işlemiş gibi hissetmiştim. Murat 131 marka eski bir araba aldığımda da aynı hissetmiştim. Şimdi İnternet ve akıllı telefonlar, lüks arabalar girdi hayatımıza. Ama insan sahip oldukça daha fazlasını istiyor. Tek eksiğimiz ve yoksulluğumuz içimizde sanırım. Mustafa Kutlu da “YOKSULLUK İÇİMİZDE” adlı hikâyesini o yıllarda yazdı. Evet, kelimenin tam anlamıyla, yoksulluk içimizde bizim. Bunca imkânlara, nimetlere sahip olduktan sonra adeta eskiye özlem duyuyoruz ve “nerde o eski bayramlar”, “nerde o eski günler” diye hiç de inandırıcı olmayan cümleler kuruyoruz.
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ

"Hani rabbiniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti."[1] Bu ayeti kerime çok manidardır. Belki çok şeye sahip oluyor insanlar; ama şükretmedikleri için adeta azap çekiyorlar. Hayatları cehenneme dönüyor. Çünkü nimetlerin değer, bizim onların farkında olduğumuz ve şükrettiğimiz kadardır. Onun için de ben hiçbir zaman Rabbimden zenginlik istemedim. Zenginlik istemek bana çok tehlikeli geliyor. Bunun yerine her zaman Allah’tan her şeyin hayırlısını istemek en doğru olanı belki de. Onun için hayatın da, ölümün de hayırlısını istemek gerekir. Kesinlikle şimdi her şey eskisinden çok daha güzel diye düşünüyorum. Sadece şükür eksikliği var sanırım. İnsanların yaşam konforları geliştikçe, nimetlere boğuldukça şikâyetleri daha da artıyor. Çünkü şükretmesini bilmiyorlar. İnsanların tek eksiği var. O da şükretmek diyebiliriz.
İnsanlar daha çok da insan davranışlarının bozulduğundan dem vuruluyor. Bence bu da doğru değil. Otobüslerde üniversite öğrencileri kalkıp yer veriyorlar. Arada vermeyen olursa da “vardır bir mazereti canım” diyorum. Boş bir yere oturabilmek için uzun bir mesafeyi yürüyüp oturan bir yolcu daha sonraki duraklarda binenlere yer borçları yok. Bazıları bunu bir erdemden çok bir zorunluluk sayarak yakınıyorlar. Bu da çok doğru değil. Çevre baskısından kalkıp yerini vermek erdem olmasa gerektir.
En büyük sorunumuz bence hep bu tür saçma sapan genellemelerdir. Eskiden her şey çok güzeldi, şimdi çok kötü.  Avrupa çok kötüdür. Batı medeniyeti diye bir şey yoktur. Bize öyle yutturuyorlar… Buna benzer şeyler. Şimdi bir yerde şu kadarcık bir itirazda bulunsanız görürsünüz başınıza gelecekleri: Tarihimiz hep böyle destanlardan oluşmuyor. Çok yanlış işler de var tarihte. Yüzyıllar süren devirlerde olumsuzluklar olmaz mı? İlla ki vardır. İşte onlardan birkaçı deseniz lafı ağzınıza tıkayacak bir sürü çenebazla karşılaşırsınız.
Galiba en güzeli bu hayatta bir gözlemci olabilmekte, yanlışlara karşı çıkmamak, doğruları savunmamak, hiç bir mücadele vermemekte. Bir olumsuzluk gördüğünüzde en gerçekçi cümle şudur: “Bu işler böyle yürür.” Çünkü iktidara gelenler, gücü ele geçirenler birçok yanlış yaparlar. Karşılarındaki muhalifler onları eleştirirler. Bu eleştirenler işbaşına geldiklerinde kesinlikle aynı ya da benzer şeyleri yaparlar. Hatta belki de daha fazlasını yaparlar. Sorduğunuzda da “sıra bizde” deyip çıkabilirler işin içinden. 
Gerek eğitim öğretimde, gerek sosyal hayatımızda, gerek maddi koşullarımızda kesinlikle eskiye göre çok daha iyi durumdayız. Daha iyi olamaz mı? Neden olmasın deyip çalışmak lazım. Ama yasadığımız toplumdaki, hayattaki güzellikleri de göz ardı etmememiz gerekir diye düşünüyorum. Buradan baktığımızda şükrederiz ve daha mutlu olabiliriz.
Allah Resulü için Kur’an’da: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ

"İçinizden Allah’ın lütfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Resûlullah’ta güzel bir örneklik vardır."[2] 

Hz. Ali'den çağları aşan bir söz: "Çocuklarınızı kendi içinde yaşadığınız günlere göre değil, onların yaşayacağı günlere göre yetiştirin." Hâlbuki bizler genellikle çocuklarımızı kendi beklentilerimize göre, kendi yetişme koşullarımıza göre yetiştirmeye çalışıyor ve her şeyden şikâyet ediyoruz. Bunun için de yaşı gereği hareketli olan çocuğu “yaramaz”, kendisi olmaya çalışan genci asi, uyumsuz, sorunlu görmekten sakınmamız gerekiyor. Sanıyorum bu konularda hayvanlar insanlardan daha başarılı. Yuvasını yapıyor, yumurtasını yumurtluyor, zamanı gelince kabuğunu kırıyor, onları özenle besliyor, koruyor, büyütüyor ve hayata gönderiyor. Bizler belki bundan daha fazlasını, çocuklarımıza her zaman dua ederek, onlara destek olarak gösterebiliriz. Onları kendi geleceğimize bir yatırım, geleceğimizin garantisi görmekten vaz geçmedikçe sorunlar devam edecektir. Bu açıdan da içinde yaşadığımız toplum eskiden çok çok daha iyi durumdadır.
Geçmişi bilmek, hatıralarını yaşatmak, hatıralarına sahip çıkmak gerekir; ama geçmişi tekrar etmek asla bir ideal olamaz. Bu bireyler için böyle olduğu gibi toplumlar için de böyledir diye düşünüyorum.






YORUMLAR

Sıdıka biçer karakoyun
14-06-2019 14:07:00

Haklısınız hocam.Bu devirde herşeye sahip olabiliyoruz,daha iyi şartlardayız,imkanlarımız daha fazla.Yazdığınız olumluluklara katılıyorum.Ama evet şimdiki ögretmenler siddet uygulamiyor uygulayamaz ama eski zaman ögretmenleri şiddet dışında eğitimde insanlıkda karakterde bir numaraydılar genelde.Şimdikiler meslek diye yapıyorlar.Ozamankiler insanlık olarak örnekdiler.Sözlerim istisnalar dışında tabiki.Bu tabiki her konumda eski insanlik komsulukda akrabalıkda insanlıkda daha iyiydi.Yaşam iyi oldukca güven kalktı,menfaatsiz dostluk kalmadı.Kendimden örnek vereyim.Eski dostlarimla kalanlarla devam ama yeni arkadaslıklar dostluğa ilerlemiyor malesef...Kaleminize kuvvet sizlere sağlık hocam

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
YUKARI