Bugun...


HAYRİ BOSTAN: Sıla-i Rahim - Trabzon Yolculuğu Üzerine
Yani zengin ol da, bir şeylere sahip ol da nasıl olursan ol. O zaman toplumda daha mı saygın oluyorsun ne. Bizim Karadeniz Bölgesinde “adam olma”nın ölçüsü para kazanmak, köşeyi dönmek olarak anlaşılır. Kimse, hatta bazılarının eşleri, anneleri, babaları, çocukları da ilgilenmezler nasıl kazandığıyla.

facebook-paylas
Tarih: 04-09-2019 19:43
HAYRİ BOSTAN: Sıla-i Rahim - Trabzon Yolculuğu Üzerine

Birkaç amacı bir araya getirerek planladığımız yolculuğun ilk durağı Ankara. Bir haftalık torunumuzu gördük, oğlumuzun yeni satın aldığı daireyi gördük ve geceyi orada geçirdik.
Sabah kahvaltı yaptıktan sonra Trabzon’a doğru yola koyulduk. Bu seyahatimde kurallara tavizsiz uymak ve ceza yemeden, bir tatsızlık yaşamadan gidip gelmek için çok dua ettim. Elbette sözlü dua yetmiyor. Fiili dua da kesinlikle kurallara uymaktır. Biz de öyle yapmaya çalıştık.
Samsun’da yaşayan bir arkadaşıma uğradık. Arkadaşımın evi Samsun’un batı yakasında, hemen şehrin girişinde. Şu navigasyon ne kadar faydalı bir buluş. Onun sayesinde adresi elimizle koymuş gibi bulduk. Çay ve sohbetten sonra tekrar yola koyulduk.
Samsun Trabzon arası yolculuk geceye rastlamış oldu. Karadeniz bölgesinin doyumsuz güzelliklerini göremeden yolumuza devam ettik.
İlkokulda birlikte okuduğumuz anne tarafından da akrabam olan en yakın arkadaşım Akçaabat’a varmadan, Karadeniz’in yamaçlarına yaslanmış arazilerinde üç katlı çok güzel bir ev yapmış. Gece geç vakit kapılarını çaldık. Arkadaşım ve eşi hanımefendi bizi sevinçle ve güler yüzle karşıladılar. Birlikte yemek yedik, geç vakitlere kadar sohbet ettik. “Hayattaki en değerli kazanımlarımız dostlarımız ve dostluklarımızdır” sözüm burada bir kere daha doğrulanmış oldu. Yemek ikram etmeden bırakmadılar. Sabah da kahvaltımızı yaptık ve Trabzon’daki ziyaretlerimizi yapmak üzere çıktık.
Her Trabzon’a gelişimizde mutat ziyaretlerimiz olur bizim. Halalarım, dayılarım, teyzelerim, kuzenlerim, arkadaşlarım var oralarda. Her gittiğimiz yere İzmit’imizin meşhur pişmaniyesinden bir kutu bırakarak dolaştık. Bizim ora insanlarının en temel yemeği olan patates haşlaması ve turşu kavurmasını dayımın hanımı yengem yaptı.
ORTA MAHALLE
Neredeyse yarım asır önce terk etmiştik Trabzon’u. Ama hala kim sorsa Trabzonlu ve Akçaabatlı olduğumuzu söyleriz. Ama oraların birçok önemli mekânlarını görmemişizdir.
Akçaabat’ın “Orta Mahalle” diye bir semtini hep duyardım. Bu sefer Cuma namazından sonra arkadaşlara rica ettim ve o mahalleye gittik. Akçaabat’ın tepelerine doğru iki dere arasındaki bıçak sırtı bir yoldan çıktık. Bu mahallede, Akçaabat’ın hoyrat yapılaşmasına direnmiş ve asliyetini korumuş eski evler, binalar, camiler, kiliseler bulunuyor. Otantik yapısını korumuş eski bir mahalle olduğu için yolları daracık ama çok sevimli. Sağda solda butikler, kafeler, hediyelik eşya satan dükkânlar görüyorum. Biz ta tepeye kadar çıktık ve geri döndük; ama şimdi oraları düşününce burada oturduğum sandalyede başım dönüyor.
Bu “Orta Mahalle”yi görmüş olmak beni çok mutlu etti. Birbirinden güzel fotoğraflar çektim.


KİSARNA
 VE
MADEN SUYU


Ülkemizin her yöresinde bilinen maden suları vardır. Ama sanırım tadı ve içimi çok özel olan bir sudur “Kisarna Maden Suyu”. Birçok köylerin ve mahallelerin adları değiştirilmiş ve Türkçeleştirilmiş olmasına karşın “Kisarna Maden Suyu” tescilli bir marka olarak yaşıyor.
Kisarna’da dayılarım yaşıyorlar. Onlara kısa ve kestirme bir yoldan gidelim derken hayli maceralı bir yolculuk yapmış olduk. Buralarda araziler çok değerli olduğu için yollardan da kısıyorlar ve fındık bahçelerinin arasından kıvrılıp uzayan yollarda şaşırmamak, hele de buralarda yaşayan birisi değilseniz çok zor oluyor. Akyazı Stadyumu yapılınca Yıldızlı (Sera) ile Beşirli arasına tüneller yapılmış. Tünelin tam ortasına geldiğinizde bir tünel de sağa doğru ayrılıyor. Oradan devam edince dev viyadükler, kesişen yollarla karşılaşıyorsunuz. Daha önce buralardan bir kere geçtiğim için tamamen tahmini saptamalarla ve biraz da çok seyrek rastladığımız insanlara sorarak, fındık ve meyve bahçelerinin arasından dayımların evlerine ulaşabildik. Bir süre dayımın oğlunun işlettiği kahvehanede oturduk. Ben özellikle Kisarna maden suyu tercih ettim. Buralarda soda ve maden suyu farklı anlamlara geliyor. Bizim bildiğimiz maden sularına soda, Kisarna maden suyuna da “maden suyu” diyorlar.
Dayımlarda her zaman olduğu gibi patates haşlaması, turşu kavurması ve çaydan oluşan aperatif ikramlara ek olarak hal hatır sohbetleri yaptık.


ZANNE

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ile iyice meşhur olan Cevizli (Zanne) köyündeki halamı ve çocuklarını ziyarete gittik. Ekrem İmamoğlu’yu, siyasi partisi, görüşü ne olursa olsun herkesin seviyor olması dikkatimi çekti. Elbette ki burada en önemli etmenin “hemşericilik” olduğunu söylemeye gerek yok. Konuşulanlardan özet olarak şunu anladım: Ekrem İmamoğlu ve ailesi hiçbir zaman bildiğimiz klasik cumhuriyet halk partili olmamışlar. Eskiden Demokrat Partili olan bu aile daha sonraları Anavatan Partili devam etmişler. Müteahhit bir aile olduğu için arazı almak, satmak, üzerine binalar yaparak para kazanmak asıl işleri. Her neyse.
Zanne’deki Ayşe Halam yıllardır Alzheimer hastası. Biz gittiğimizde uyuyordu. Hiç uyandırmadık, rahatsız etmek istemedik. Zaten ne bizi tanıyor, ne de çocuklarını.
Fındık dallarının neredeyse kapattığı, kenarlarından kabak tevekleri sarkan daracık yollardan ulaştık evlerine. Karadeniz Bölgesi bu günler neredeyse baştanbaşa her düz satıh fındık harmanı olduğundan arabayla girmek, park etmek, dönmek, manevra yapmak neredeyse imkânsız. Bu durum sadece burada böyle değil elbette. Karadeniz sahil yolunun bütün kordon boyları kesintisiz fındık kurutma alanları olarak kullanılıyor. Ayrıca ana yol kenarlarındaki yumuşak toprak bulunan her yere fasulye, kabak, salatalık, patlıcan ekmişler. Toprağın altı da, sathı da, üstü de bereketli burada. Adeta her yerden rızık fışkırıyor. Götürüp pazarda satmaya vakti ya da ihtiyacı olmayanlar yemekle bitiremiyorlar…

YAPILAŞMA

Yapılaşma buralarda ihtiyaçtan çok ranta dönüşmüş. Eski tütün tarlaları, sebze bahçeleri, fındık tarlaları yavaş yavaş yerini dağ gibi yüksek apartmanlara bırakıyor. Evinde kaldığım halamın oğlu yüksek bir apartmanın en üst katlarında güzel bir dairedeoturuyor. Orada uyuduğum odanın penceresinden birkaç fotoğraf çektim. Bu yüksek apartmanların çevresinde bu vahşi yapılaşmaya direnen bahçeler serpiliyor. O tek katlı evlerin kadınlarını gördüm bahçelerde. Kendi annelerimizi hatırladım. Annelerimiz babalarımız için bu tarlalar ve bahçeler birer spor alanıydı adeta. Bahçeler ve tarlalar apartmana, hayat da apartman hayatına dönüşünce annelerimiz yürüyemez, oturduğu ya da yattığı yerde rahat edemez oldular. Her biri bir sürü ilaç alıyor, adeta ilaçlarla ayakta duruyorlar.
Öte yandan geçimlerini bu tarlalardan alın teri, el emeği ile sağlayan o babaların çocukları şimdi çoğunlukla birer zengin lümpen olmuşlar. Altlarında arabaları, motosikletleri, lüks evleri ve rahat hayatları ile bu durumun bir ayrıcalık olduğu şuurunda yaşıyorlar. Bahçelerle işleri yok. Hayvan beslemiyorlar. Annelerimiz babalarımız gibi hayvan ya da bahçe ürünleri yaparak pazara götürmüyorlar. Bu ve benzeri şeylere ihtiyaçları yok. Kültürleri de onlara mutlu olabilecekleri işler yapmaları için bence yeterli olamıyor. Dostlukmuş, arkadaşlıkmış, akrabalıkmış, sılai rahimmiş, Allah’ın verdiğinden ihtiyaçlı olana vermekmiş, onları çok ilgilendirmiyor. Elbette hayır hasenat yapıyorlar. Yoksa bu dört minareli kocaman gösteriş camiler nasıl çıkar ortaya. Ama insani değerler ölüyor, bağlar kopuyor, nefes alma imkânlarımız yok oluyor; ama bunun kimseler farkında değil. Çok gelirleri var; ama çok da harcamaları var. Bazılarının da çok gelirleri var; ama sıfır harcamaları var. Yani cimriler. Bir hayır yapsalar da gösteriş için yaparlar. Gösteriş yapmamak ellerinde değildir bu kesimin. Bütün bu insan davranışlarının örnekleri Kur’an-ı Kerim’de vardır.

DÜĞÜNLER VE DAYANIŞMA

Buralarda gelenekler çok etkin. Davetleri önemsiyorlar ve mutlaka katılıyorlar. Bizim düğünümüze ummadığım kadar çok katılım oldu.
Düğün salonları halkın inanç ve yaşam tarzlarına göre yapılanmış. Bahçenin önemli bir tarafı kadınlara ayrılmış. Öte taraf erkeklere ayrılmış. Arada bir bölüm var, orada da eşiyle, ya da yanındaki bacısı, yengesi, annesiyle birlikte oturmak isteyenlere ayrılmış. Haremlik selamlıktan esinlenilmiş bu konuşlanmanın haremlik selamlıkla aslında alakası da kalmamış. Kadınlar tarafında gelin ve damadın oturduğu masa yer alıyor. Ortada müzik eşliğinde kadınlar, kızlar oynuyorlar. Horona erkekler de katılıyor ve bu hiç yadırganmıyor. Yani daha davet ederken “erkek kadın karışık mı” diye sorarak hassasiyet gösterenler burada erkeklerle kadınların, oğlanlarla kızların birlikte horon tepmesini çok normal ve hoş karşılıyorlar. Bir şey diyecek olana da “burada yabancı yok” diyorlar.
Bu bir sosyal değişim olsa gerek.
Düğünün en önemli bölümü elbette takı merasimi. Aksanı düzgün, bu işleri becerebilen birisi gelinle damadın yanı başında, elinde mikrofonla duruyor. Düğüne katılanların sanırım tamamı burada takı takmak için sıraya giriyor ve uzun bir kuyruk oluşuyor. Elinde mikrofon olan kişi çok hızlı bir şekilde kimin gelin ve damada ne taktığını, ne hediye verdiğini anons ediyor. Sanırım bu isim ve miktarların anons edilmesi takıların miktarını oldukça etkiliyor.
Takı merasiminden sonra fotoğraflar çekiliyor, çaylar içiliyor, tanıdıklar ayaküstü sohbetler yapıyorlar. Birçokları da aynı anda başka yerlerdeki düğünlere katılmak üzere müsaade alıp ayrılıyorlar.
Toplumsal bir yardımlaşma olarak çok güzel. Ancak İşler çığırından çıkmazsa. Eskiden her düğünde tabancalar, mavzerler patlar, korkunç miktarlarda mermi atılırdı. Şimdi özellikle yaşlılar o günler hasretle yâd ediyorlar. Bana bu durum korkunç bir çelişki gibi geldi. Bu tür sorumsuz davranışları, lüzumsuz israfı gençler yapar da yaşlılar onları engellemeye çalışır. Hâlbuki burada özellikle yaşlılar o mermi atılan, kurşun sıkılan, birçok yerlerde de toplu ölümlere yol açan bu ilkel davranışı adeta özlüyorlar.
Beğenmediğimiz, belki şiddetle eleştireceğimiz şeyler yanında görmemiz gereken müthiş bir hızlı toplumsal değişimi buralarda, bu düğünlerde gözlemliyoruz. Tıpkı trafikte olduğu gibi. Hız tutkunları kabarık trafik cezaları karşısında şimdilik zoraki kurallara uyuyorlar. Bu da kazaları azaltıyor. Buradan kesinlikle kurallara uymayı yaşam tarzı haline getirmeye, kuralları içselleştirme aşamasına geçilecektir.

YAYLA TURU

Trabzon’a, Akçaabat’a gidip de yaylalara gitmemek olmaz diye bir batıl inancımız var bizim de. Her planlamada yapmaya çalıştığım gibi birkaç amaçlı bir tur düşündüm. Sera Gölü’nden başlayarak ortaokul birinci sınıfı okuduğum Derecik Nahiyesini, eskiden sırtımızda yüklerle yayan gittiğimiz yollardan şimdi altımızda arabayla geçerek, yollarda tanıdıklara selam verip ayaküstü sohbetler ederek köyümüze kadar gittik. Her zaman olduğu gibi duman kapatmış, hiçbir yeri görmek mümkün değil. Ancak bir zamanlar devletin bir su ihalesinde bizim de metre usulü hendek kazdığımız “Batmoy” denilen yerde ilkokul arkadaşımın kurduğu çiftliğe vardık. Bu, hiçbir işe yaramaz bilinen yerleri bu arkadaşım imar etmiş, fındık, elma, armut, karayemiş, kiraz, incir, erik ve benzeri sayısız meyvelerle doldurmuş, ortasına da iki tane birbirinden güzel iki katlı ev kondurmuş, evlerle yolun arasını da çimenlik olarak bırakmıştı. Şimdi buraları gelip görenlerin içi gidiyor sanırım. Sanki burası herkesin yüz ekşitip küçümsediği Mala değil de, dünyanın en güzel, dillere destan bahçelerinin, konaklarının bunduğu Bağdat olmuştu.
Yolculuğumuza devam ettik. Sırt denilen, iki derenin tam sırt kısmına kondurulmuş tesislerin olduğu yere geldik. Şehre hayli uzak bir mekân olan Sırt’a çoğunluğu Arap turistler olmak ürere yerli ve yabancı herkes geliyor ve hizmet yetiştiremiyorlar. Çünkü çok güzel hizmet veriyorlar. Etlerini de bu yaylaların hayvanlarından elde ettikleri için buradaki lezzeti sahillerdeki lüks lokantalarda bulmak imkânsız.
Henüz acıkmadığımız için yolumuza devam ettik. Duman yere yapışmış ve göz gözü görmüyordu. Biraz daha yükseklere çıkınca dumanın aşağıda kalacağını umarak devam ettim. Taşlı Oba’dan Kayabaşı Yaylasına, oradan Haçka Obasına, oradan da Yeri denilen yere vardık. Burası gerçekten zor bulunacak, ormanların içinde bir yer. Saç kavurmayı, pirzola ve benzeri talepleri kuzine soba üzerinde pişiriyorlar. Güler yüzlü ve becerikli insanlardı. Daha önce de gelmiş olduğum için hiç düşünmeden yemeği burada yemeye karar verdik.
Sahiller sıcaktan dayanılmaz durumdayken burada insanlar üşüyorlar. Üzerimize atkı, mont ve benzeri şeyler alma ihtiyacı duyduk zaman zaman.
Siparişlerimiz geldi. O kadar güzel yapmış ki usta, yemeye kıymazsınız. Biz de önce fotoğraflarını çektik.
Yemekten sonra bize sobanın üzerinde çay, içindeki közlerde de cezveyle kahve pişirdi. Sonra da indirdi duvardaki sazı, başladı çalıp söylemeye. Adam bizimle sanki çok çok özel misafirleriyle ilgilenirmiş gibi ilgileniyordu. Bir sohbet, bir samimiyet ki anlatılamaz. Ben de ancak bu kadar anlatabildim. Bu insanlar bu samimi davranışlarıyla insanları ta uzaklardan buralara çekip bağlıyorlar. Benim bu mekâna ikinci gelişim. Herhalde nasip olsa ve tekrar o taraflara gitsem her gidişimde yemek için orayı tercih ederim. Gidenlere de tavsiye ederim. Reklam etkisiyle Uzungöl’e ve Ayder’e gidenler oralarda sadece ve sadece kazık yiyorlar. Yüksek fiyat, düşük kalite.
Yoğun sisten yarım metre önümüzü göremez durumda yayla yollarından inmeye çalıştık. Devletimiz bu yaylaların her tarafına kusursuz yollar yapmış. En fazla yirmi sene önceleri bu yollarda araba sürmek mümkün değildi. Ancak eşeklerle, atlarla ve insan sırtında yük taşımalarla süren bir hayat vardı buralarda. Şimdi gerek sahillerde, gerekse bu yaylalarda artık hayat tarzı değişti. Bizimse görevimiz eski yeni tartışması değil, sadece gözlemlemek ve doğru tespitler yapmak. Hayatında beni ilk kez gören bu lokanta sahibinin benimle kurduğu iletişimi biz her vakit namaza gittiğimiz camilerde, ne imamlarla, ne müezzinlerle, ne de cemaatle kurabiliyoruz.
Ben buradan şu sonucu çıkarıyorum: İnsanları birbirlerine yaklaştıran ihtiyaçlarıdır. Çünkü insan insanla yaşar. Bir insan her şeye sahip olamaz. Dolayısıyla her birimiz her birimize ihtiyaçlıyız. Kendisini ihtiyaçlı görmeyenler asla sağlıklı iletişim kuramazlar. Benim kimseye ihtiyacım yok diye düşünen bir insandan daha zalim, daha bencil, daha ahmak birisi olabilir mi? Hiç ihtiyacın olmasa bile öldüğünde cenazeni kaldıracak insanlar “Nasıl bilirdiniz” sorusuna cevap verecekler. “Haklarınızı helal ediniz” dendiğinde içlerinden gelerek “helal olsun” diyecekler. Bundan daha büyük bir ihtiyaç mı olur. İnsanların hakkımızda hüsnü şehadette bulunması için daha dikkatli olur, daha düzgün yaşarız. İşte sizlere mutlu olmanın kaynağı, yolu ve yöntemi.


HER YOKUŞUN BİR İNİŞİ, HER GİDİŞİN BİR DÖNÜŞÜ VARDIR

Akraba ziyaretlerimizi yaptık, yeni keşiflerde bulunduk, sıla ve yayla turu yaptık. Düğünümüzü de yaptık ve dönüş yoluna girdik. Sabah dokuz buçukta başlayan bu zorlu yolculuk gece yarısını iki saat geçe noktalandı. Kazasız, belasız, trafik cezasız güzel bir yolculuk oldu. Şükürler olsun Rabbimize.

 

TRABZON’UN NESİNİ SEVİYORSUN?

Yahya Kemal’e sormuşlar: “Ankara’nın nesini seviyorsun? O da: İstanbul’a dönüşünü demiş. Bana da sorsalar Trabzon’un nesini seviyorsun. Sanırım artık ben de İzmit’e dönüşünü derim. İlkokul arkadaşım ve değerli eşi olmasaydı sanırım otelde kalacaktık. Birçok arkadaşımız, akrabamız artık kimseyi içtenlikle davet etmiyor. Yani misafirden hoşlanmaz bir toplum oluyoruz sanırım. Aslında bu da bir sosyal değişim. Babaları babalarımızla can ciğer olan bazı akrabalarımız adeta bizi evlerinde konuk etmemek için köşe bucak kaçtılar. Bunu kimseyi suçlamak için yazmıyorum. Sadece misafir ağırlamak ve onunla sohbet etmekten, paylaşmaktan keyif alamaz hale geliyoruz sanırım. “Hayatımızdaki en değerli kazanımlarımız dostlarımız ve dostluklarımızdır” sözü bana aittir. Bu söze şimdi daha çok inanıyorum. Ama gerçek dost azdır. Çokları sadece sana işi düştüğü kadar ve işini görebildiğin sürece dosttur. Böyle dostluklar bizim konumuz değil elbette. “Allah için birbirini seven” dostlar ve dostluklar kurabilmeliyiz. Ama ne dindarlarımız, ne dine uzak ve soğuk duranlarımızın çoğu bundan çok uzaklar. Evimde misafir etmekten mutluluk duyacağım bazılarının bana uzak durmalarını asla unutmayacağım. Bazıları düzenli camiye beş vakit namaza giden insanlar bunlar. Cami bize cemaat düşüncesini, duygusunu, sevgisini öğretir.
İşin garibi böyle olacağını bilerek otele ya da öğretmenevine gitsen sana sitem de ederler. İkiyüzlülüğün tavan yaptığı, hiç hoşlanmadığım davranışlar bunlar.
Oralarda son akşamımızda düğünden sonra yola koyulmayı düşünüyordum. Çünkü benimle birlikte eniştem ve eşi kız kardeşim, bir de başka bir kız kardeşim ve ben vardık. Misafir edilmemiz de bazı zorluklar içeriyordu. Buna karşın bir halamın oğlu beni içtenlikle davet etti. Halamın kızı da ötekileri davet etti. Biz de akşamdan değil de, sabah kahvaltıdan sonra yola çıkmış olduk.
Sakın yanlış anlaşılmasın. Benim burada anlatmak istediğim, Allah için birbirini seven ve birbirini misafir etmekten mutlu olan durumlardan böyle yabancı, soğuk, uzak, bencil durumlara geçişimiz. Dediğim gibi, bu kaçınılmaz bir değişim. Bütün bunlar aslında bizleri yalnızlaştırıyor.
Bin civarında dairenin ve ortalama beş bin kişinin yaşadığı bir sitenin camiine namazlara gidiyoruz. Camiye sürekli gelen belli sayıda insanlar var. Bu insanlar da, kendilerine öğretildiği gibi, yaklaşan ölümlerinde zor durumda kalmamak için yerine getirmeye çalıştıkları bir görev olmuş namaz. Haftalardır camiye gidiyoruz ve daha görüşebildiğim üç-beş kişiyi geçmez. Eskiden camiye soğuk bakanlar olurdu, bir de cami sevenler. Şimdi camiye gidenlerin de birbirlerine sanırım güveni kalmadı. Bu medyatik hoca efendiler onu da öldürdüler. İnsanlar herhâlde kuşku duyuyorlar. Kimdir, neyin peşindedir…

Lafı dolaştırıyor muyum ne? Yani zengin ol da, bir şeylere sahip ol da nasıl olursan ol. O zaman toplumda daha mı saygın oluyorsun ne. Bizim Karadeniz Bölgesinde “adam olma”nın ölçüsü para kazanmak, köşeyi dönmek olarak anlaşılır. Kimse, hatta bazılarının eşleri, anneleri, babaları, çocukları da ilgilenmezler nasıl kazandığıyla. Okumanın-yazmanın, bilginin-kültürün bu pazarda geçerli bir değeri yoktur. Hoca isen bir de televizyona çıkmış olmalısın. Birisi sanırım beni televizyona çıkan birisine benzetti. Bana o kadar sıcak davrandılar, ilgi ve alaka gösterdiler ki şaşırdım desem yanlış olmaz...
Güzel dostlara ve güzel dostluklara selam olsun. Ömür dediğimiz şey o kadar kısa ki sadece ve sadece çok güzel işler yapmaya değer. Lüzumsuz, boş işlere de, lüzumsuz, boş insanlara da vakit ayırarak zayi etmemek gerek.

HAYRİ BOSTAN
uzmanustaz@hotmail.com
04.09.2019






YORUMLAR
2 Yorum

Sıdıka biçer karakoyun
08-09-2019 02:05:00

Bi Karadeniz turu yaptik okurken sayenizde hocam.Kısa ve öz anlatımınız,bıkkınlık vermeyen anlatış tarzınız,kendimde karadenizli olmamla beraber karadeniz insanini guzel anlatmişsınız.Ne diyelim bizim insanimızda böyle.Yıllar sadece taşı toprağı değiştirmekle yetinmemış,insanlarımiz cok degişti.Hayırlısı olsun gidişatımızin.Birde doğu turu bekleriz.Saygılar hocam...

TUNCAY ALAN
04-09-2019 21:58:00

bir solukta yazınızı okudum. elinize yüreğinize sağlık. maşallah.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
YUKARI