Reklam
Bugun...


MUSTAFA EVERDİ: Köyümüze geri dönelim ütopyasının çöküşü..
Sabahın ayazında uykunun en tatlı yerinde uyanıp işe gitmenin acısını köylerde on ikiye kadar yatarak aldılar. Oksijen ve sevgi depoladılar. Sayılı günler çabuk geçti. Tekrar düştüler, gurbet yollarına. Artık yeni bir yılın, Büyükşehirlerin, bütün bir Avrupa’nın zulmüne katlanabilirlerdi.

facebook-paylas
Tarih: 02-05-2018 15:31
MUSTAFA EVERDİ: Köyümüze geri dönelim ütopyasının çöküşü..

Köy Uzaktadır

Mahmut Şevket Esendal’ın Otlakçı Kitabında yer alan İşin Bitti hikâyesinde Yeniköy muhtarını Nahiye jandarma komutanı çağırır. Tarlada işi varken, dört saatlik yola çıkar mecburen, kalkıp gider. Jandarma köye gelmiş, mevcutlu olarak götürecek zaten. Nahiye Jandarma Çavuşu ilçeden istendiğini söyleyince bu kez de altı saatlik yola revan olur. Akşam olmuş komutan yoktur.  Sabahı etmek zorundadır; sokakta yatar. Öğle namazından sonra Nüfustan istendiği anlaşılır. Askerliği gelen biriyle ilgili daha önce düzeltilen ancak şerh verilmeyen bir bilgi ile ilgilidir bütün bu fuzuli yorgunluklar. Sonunda Nüfus dairesi yamağı müjdeyi verir;

“Peki dayı, sen git!

Muhtar, başka yere gideceğini sandı

- Nereye gideyim? diye sordu.

- Köyüne git, işin bitti.”

Köylünün şehirle ilişkisi iktidarların yüklediği gerekli-gereksiz yüklerle ilgili. Ancak işi bitince köyüne dönebilir köylü. Bu her dönemde hemen hemen aynıdır. Terörle ilgili olsun, ekonomik-kültürel-siyasi sebeplerle olsun, ancak işi bitip posası çıktığında köyüne ‘kesin dönüş’ yapabilir.

Köye Gelen Zulümdür

Binlerce yıl köyler, insanların emniyette olacaklarını düşündükleri gözden ve gönülden ırak yerlerdi. Dağ başında, hatta mağara, yer altı şehirlerinde. Sur yapacak birikimi olmayanlar emniyetlerini uzaklarda aradılar. Sarp coğrafyalarda, ulaşmanın yorucu, tehlikeli, zor; buna karşılık savunmanın kolay olduğu mekânlarda. Köye dışardan gelenler, sultanların silahlı adamları idi çünkü. Vergi için, askere adam almak için, öşür için geliyordu. Silahlı haydutlar da çoğu zaman soymak için.

İnançlar üzerinde baskılar çoğaldığı zaman dağ köyleri de çoğalır. Resmi ideoloji dışındaki inançlar –hurafelere bürünse de- köylerde tutunabilir.  Bu nedenle Alamut Tepesinin özel bir mekândan çok genel sığınmayı sembolize eden anlamı var. Köylerden Haşhaşiler gibi örgütlü bir cemiyet ve suikastçiler çıkmasa da. “Dağ köyleri ise daha fazla kendi içlerine kapanmış topluluklardır. Bunlar ovadan geçen geniş münasebetler sistemin dışındadırlar. İktisadi temelleri de zayıftır; küçük ziraatle ve hayvancılıkla geçiniyorlar. Ancak az miktarda ekin yetiştirebiliyorlar. Ova köylerinin çeşitli, para eder mahsulleri buralarda yetişemiyor.”[1]

Bir ülkenin emniyetli ve huzurlu olduğunu nereden anlarız? Ova köyleri yaygın ve dağ köylerinden sayısı daha fazla ise.

Terörü önlemek için mezraları boşaltmak bir çare görünür güvenlik politikalarına. Boşalan yerleri terketmek ne kadar güvenlik sağlarsa.

Adil bir yönetim güveni verince herkes ovaya inmeyi düşünür. Nitekim eEmniyet sağlanırsa dağlardan ovalara iner köylüler. Kimse tabiatla boğuşarak, hayatını zorlaştırarak yaşamak istemez. 1937’li yıllarda Behice Boran Ege’de köyler üzerinde ilk defa sosyolojik araştırmalar yaptı. Dağ-Ova köylerini inceledi.

“Ova köyleri şedid "intense" ziraatle geçinir. Ovayı şarktan garba kesen büyükçe bir nehrin getirdiği mil ile zenginleşen münbit topraklarda çeşitli, piyasada yüksek fiyat tutan mahsuller yetiştirilir. Bunun için ova köyleri zengincedir. Ovadan iki büyük tren yolunun geçişi, köylerin kasabaya yakın oluşu, lzmir şehrine de bir kaç saatlik bulunuşu bu köylerin hariçle münasebetlerini genişletiyor; daha geniş tesirlere kapı açarak nisbeten daha ileri bir vaziyet almalarını mümkün kılıyor”[2]

Cumhuriyet köyler için romantik siyasetler güttü. Yeni dönemde inançlar üzerindeki baskılar, yine sığınmak için köylere geri çekilse de. Milletin çoğunluğunun inancı yasaklanmıştı ama Kuran Kursları, medreseler şeklinde hayatiyetini sürdürmenin bir şekilde yolunu bulabildi.

 

Köylerde Her Şey Kalındır

Cumhuriyete kadar köylere ulaşanlar medrese talebeleri, Alevi dedeleri, belki halk ozanları idi. Cumhuriyetle romantik köycülük doğdu. Çalıkuşu Romanı ile köyleri eğitecek öğretmenler, Şevket Süreyya Aydemir ile idealist bir köycülük gündem oluşturmaya başladı. Ancak Vurun Kahpeye ile mürtecilerin etkisinde, Yakup K. Karaosmanoğlu Yaban’ında cüce adamlar gibi zamanından önce yaşlanmış çocuklar vardı köylerde. Bozkırın sarı sıcağı altında, Lut’un karısı gibi her an tozlara karışacak olan köylüler.

14 Mayıs 1928 tarihli 1237 sayılı kanunla hükümet tarafından okutulan ve kendilerine iş bulunamayan okul mezunlarının kısa devreli öğretmenliklere verilmesini ve hükümete olan borçlarını köy öğretmeni olarak çalışarak ödemelerini öngörüyordu.

İşte bu bakış; cumhuriyet romantizminin karakterini anlatır. İmkânlar yetersiz ama köyü gözden çıkaramayız. Bir şekilde modernleştirmemiz ve eğitmemiz gerekir köyleri.

 Bu anlayış DP döneminde yedek subaylığı köylerde öğretmen olarak yapmayı getiren uygulamalarla cumhuriyet tarihi boyunca sürdü. Yakup Kadri’nin Yaban’ı ne kadar tepeden bakan bir anlayış ise bu uygulamalar da toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik amaçları gerçekleştiremezdi.  İlk amaç olan basit okuma yazmayı öğretmek bile isteksiz ve zoraki öğretmenlerin bilmediği bir mesleğin donanımını gerektirirdi.

Milli Eğitim Bakanı Necati Bey şöyle diyordu:

 “Buraya giden köy muallimi dünyanın en şayanı takdir olan bir uzvudur. Mektepten çıkan ve doğrudan doğruya köye giden bu efendiler köyde uğraşmış gençler değillerdir... Genç bir muallimin köydeki hayatı hususiyesine kadar göz dikmek biraz insafsızlık olur. Genç bir adamın hayatı hususiyesi köy hayatına uymaz. İnsafla kabul etmek lâzım gelir ki buradaki hayatımızla başka yerdeki hayatımız yekdiğerine uymaz. Onun için köy mualliminin hayatı hususiyesini tenkit etmek hiç bir vakit doğru olamaz. Köy muallimi oraya gittiği zaman arkasına bir elbise giyerek gider, her halde köylü gibi giyinsin ve köylü gibi yatsın denemez, hakikati böyle görmek lâzımdır. Esasen muallim köylüye değil, köylü muallime temessül edecektir. Terakki de bu suretle husul bulur. Aksi haksız bir düşüncedir"[3]

Köy Enstitüleri

Bu konuda Köy Enstitüleri idealist-romantik yaklaşımın en pratik uygulaması oldu. Ancak onlar da ideolojik militan yetiştirme anlayışı ile tıkanmaya mahkûmdu. Kemal Tahir, Bozkırdaki Çekirdek’te “Okuyan köylü çocuğu ne ister? Köyden kurtulmak...” diyerek köy çocuklarını köye hapsetme siyasetini sarakaya almakta haklıydı elbette.  

“Türk köyü, yurdumuzun ' biricik dayanağı, biricik güvenidir. Geleneksel saflığı, ana cevherindeki özellik bozulmamalıdır. Bunu sağlamak için açılmıştır köy enstitülerimiz... Bozulmamış köy çocukları alınacak, töresel köyümüzün yüksek ahlaksal değerleri hırsla savunulacak... Büyüklerine saygı,küçüklerine sevgi, vatan için duraklamadan, gözü kapalı ölmek!... Çilelerden yüksünmemek millet yolunda azla yetinmek... Daha da önemlisi:

Uğradığı haksızlığı bile kutsal saymak, er geç düzeleceğine inanmak... Bu inancı bir an yitirmeden sabırla beklemek... Köye, sapık fikirlerin; girmesini gerekirse canı pahasına önlemek... Bir Kubilay, beş Kubilay değil, ordularla Kubilay çıkarmak. Köyde devletimizin, partimizin, hükümetimizin gören gözü, duyan kulağı, söyleyen dili olmak yetmez! Gerekirse rejimin çekilmiş kılıcı kesilmek... Rejimin düşmanlarını tepelemek... İşte sonuçlara varabilmek için onları özel eğitimden geçirmek gerekiyor...” [4] diye amaçlarını ortaya seriyordu.”

Köy Enstitüsü taraftarlarının “Köy Enstitüleri aydınlanmanın çerçevesinde kavranması gereken bir harekettir. Kemal Tahir bunu kavrayamamış, karşıger­çek­çi bir roman yazmıştır.”[5] Eleştirileri de bakmaya değer. Ancak Kemal Tahir’i solun bütünüyle gözden çıkarmasının ilk nedeni belki de bu romandır.

Köy enstitüsü aynı zamanda romantik-ideolojik “Köy Romanı” furyasının başla­ma­sını getirdi. Köyler ideolojik bir zemin addediliyor; zalim ağalara karşı köylü Spar­ta­küs­ler, destanlar yazıyordu. Mahmut Makal-Fakir Baykurt gibi yazarların kaleminde ideolojik yaklaşımın şablon köy romanları aldı yürüdü. Düzenin genel resmini görmeyen kahramanlar, ağaların zulmünü önlüyor, sol-sosyalist bir bilinçle köylüleri kurtarıyorlardı. Kendilerini cezalar, sürgünler, ölümler beklese de.

“İşte biçemleriyle de, olay örgüleriyle de, düşünsel içerikleriyle de ikiz kardeşler gibi benzeşen bir yığın köy romanı! Mahmut Makal'ın unutulmaz Bizim köy'ünün ardından, yaşamlarında köy görmemiş kişiler bile köy romanı yazmaya giriştiler, bayağı başarılı oldular ve özgünlükleriyle övüldüler!”[6]

            Mehmet Başaran gibi nitelikli şair, Bekir Yıldız gibi yazarlar da çıkardı köy romantizmi. Bu nedenle köy romanları köye ilgiyi artırmıştır diye işlevsel bakanlar da var:

“Köy Enstitüsü ve “Köy romanı ve romancılığı, “köy” gibi bir coğrafi birimin sorunlarıyla sınırlı kalmakla birlikte, romana köyün ve köylünün sorunlarını taşımada güçlü bir işlev görmüştür.”[7]

Kalkınma Sağcıların Nasibindedir

Demokrat Parti dönemi köy ve muhtarlara değer verse de sınırlı kaldı köylülere destekleri. Köylerin atılım yaptığı dönem AP-Süleyman Demirel dönemiydi. Çünkü her köye, elektrik-su-yol götürmek bu dönemde gerçekleşti. Okullar yapıldı, Öğretmen okulu mezunu öğretmenler geldi köylere.

Yola kavuşan köylü, şehrin nimetlerini gözlemleme imkânı buluyordu. Ulaşım kolay ve ucuzdu artık.  Tarihin belki de en büyük nüfus hareketliliği başladı böylece. Artık insanca yaşam için şehirlere, başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya göçler sürdü.  Avrupa’da Türk mahalleleri, şehirlerde gecekondu semtleri çoğaldı. Köy romanları gecekondulara taşınıyordu artık. Çok daha nitelikli olsa da. Sevgili Arsız Ölüm gibi. Köylüler de büyükşehirlerin ve yabancı ülkelerin hem sakini hem sorunu oluyorlar bundan böyle. 

“Fikrimin İnce Gülü'nde öksüz, yetim büyümüş Bayram, Almanya'da çalışıp sonunda satın almayı başardığı arabasıyla; saflık ve el değmemişliğiyle bir kızı andıran Mercedes'iyle tozu dumana kata kata köyüne gireceği, sonunda dört tekerlekli motorun efendisi olup itilip kakılmışlıktan kurtulacağı ânın hayalini kuruyordu.

Buzdan Kılıçlar'ın öksüz Halilhan'ı için de "hayatının dolambaçlı yollarını hüzünlü farlarıyla" ışıtan, ölümüne tutulduğu kırmızı volvo, parlak gelecek hayallerini, "çemberi yarma” planlarını gerçek kılacak, şehirde paranın yerini bulmasını sağlayacak yegâne nesnedir.”[8]

“Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölüm'ü (1981) geçiş sürecini, Yıldırım Doğan'ın Ankaralı Nefise'si (2004) ile Tahsin Yücel'in Kumru ile Kumru'su (2005) sürecin günümüzdeki hallerini anlatan önemli roman örnekleri: Eskisiyle yenisiyle göçmenlerin tedirginlikleri sürüyor, hala yabancı sayılıyor, kendilerini kentin asıl unsurları sananlar tarafından hala sevilmiyorlar. Ancak artık yalnız değiller; birbiri ardına gelen göçlerle oluşturdukları bir kolonileri, metropol içinde yarattıkları bir memleketleri var, yani kentin göbeğinde bir taşra var. Ve o taşra, metropolün vaat ettiği fırsatları yakından gözlüyor, arabalara, siyah ve beyazeşyalara, markalı giysilere imreniyor, onları taklit ediyor. Uzak taşra gibi, metropol içi taşralar da kendisine kent merceğinden baktığı ölçüde isyan etmiyor, tüketerek eklemlenmeye çalışıyor.”[9]

Dönmek Üzere Gitmişlerdi

İlk başta hikâye, yeterli parayı kazanıp köye dönmek ve ukdeleri tamir ve telafi eden bir hayat kurmak üzerineydi. Hatta bunu gerçekleştirenler oldu. Avrupa’da binbir güçlükle, kıt-kanaat hayatla, işten artmaz dişten artar mantığıyla, biriken paralar, köylerde köşklere, villalara dönüştü. Dağ başlarında güzel evler pıtırak gibi çoğaldı. Memlekete ziyarete gelenler tarafından yılda en fazla onbeş gün kalmak üzere.

Köylerin sıcak ve kalabalık ikliminden Büyükşehirlere-Avrupa’ya giden işçilerimiz yalnızlığın ne demek olduğunu orada öğrendiler. Çalıştıkları iş yerleri, çevrelerindeki yabancılar, herkesin kendi derdine düştüğü bir ortamda birbirlerine sarıldılar. Herkes bir hemşerisini bulmak zorunda kaldı. Gurbetin ürkütücü yalnızlığı ancak hemşehrisinin yanında sona erebilirdi.

Yetmedi. Her yaz Temmuz Ağustos aylarında yollara düştüler.  Binlerce kilometre yolları aştılar. Geldikleri köylerinde “vatan”ın ne demek olduğunu anladılar birden. Vatan; anne-baba, kardeş, tanıdık, köylüleri, komşuları demekti. Annesinin yaptığı yemekti. Tarladan kopardığı kavun, bahçeden yolduğu elma demekti. Yetmedi kazandıklarını Allah’ın bozkırında, dağ başlarında, köylerinde güzel binalar yapmak için harcadılar. Yaşadıkları Avrupa’da kiracı olabilirlerdi ama memleketlerinde onları her yaz bekleyen kendilerine aitti evleri. Ev dediğimize bakmayın, apartmanlar. Birkaç daireyi kiracılara verdiler, konut sıkıntısı kalmadı köylerde. Onbeş günün beyliği beylikti. Evlerini en güzel şekilde inşa etmek için hiçbir masraftan kaçınmadılar. Geniş balkonlar yaptılar. Yaz günü köyünde balkonda kahvaltı ayrı bir güzel, akşam yemeklerini yemek ayrı bir güzel. Tabiatın koynunda nimetlerin şükrünü eda etmek için birbirleriyle yarıştı Avrupa’dan gelen işçi kardeşlerimiz. Kıt-kanaat yaşadıkları ser-sefil günlerin hatırası hala canlıydı çünkü.

Kenara Geçin Yol Benim Olsun

Sabahın ayazında uykunun en tatlı yerinde uyanıp işe gitmenin acısını köylerde on ikiye kadar yatarak aldılar. Oksijen ve sevgi depoladılar. Sayılı günler çabuk geçti. Tekrar düştüler, gurbet yollarına. Artık yeni bir yılın, Büyükşehirlerin, bütün bir Avrupa’nın zulmüne katlanabilirlerdi. Avrupa zulmediyor demiyoruz; dostlardan, akrabalardan, sevdiklerinden uzak kalmanın, yüreklerinde bıraktığı burukluk. Gurbet acısı.

Öyle ki bulunduğu ülke vatandaşlığını kazandığı halde onbinlerce Euro ödeyip bedelli askerlik yaptılar. Bulundukları ülkedekiler vatandaşlığı kazanan birinin gidip Türkiye’de askerlik yapmasını bir türlü anlayamadı. Vatan biraz da böyle bir şeydi. Karşılıksız sevgi. Türkiye’ye, Türkiye’dekilere rağmen Türkiye’yi sevmek.

Köyler ıssız ve sessiz bir bekleyişe geçti,  gurbetçiler işbaşı yapınca.

Büyükşehirlerde işveren-esnaf; Avrupa’da işçi olanlar, devlete döviz kazandıracak, binaya yeni bir kat çıkacak, otomobilin modelini yükseltecek, holdinglere para kaptıracak ve yazın gelecekleri memlekette oluşacak hareketlilik için Euro’lar biriktirecekti.  Köyler, para görecekti. İnşaatlar çoğalacak, işçiler ustalar para kazanacak, inşaat malzemeleri müşteri bulacaktı. Yetmeyecek köylerin piyasasını canlandıracaklar. İlçelerde lokantalar siparişlere yetişemeyecek, resmi dairelerdeki işler halledilecek, halledilemeyenler için güvenilen tanıdıklara vekâletler verilecek. Parayı kolay kazanmıyorlardı ama köylerde kolay harcıyorlardı. Ne de olsa bugünler için çalışmış ve biriktirmişlerdi.

Belçika’da, Hollanda’da, Danimarka, Almanya ve Fransa’da Türkiye’nin adı geçiyordu. Köylerin Türkiye’de sesi kendine yetmiyordu ama Avrupa’da namı vardı. Bu namı giden işçilerimiz taşıyorlardı.

Her yıl binlerce kilometre yol katetmeyi hak eden bir yerdi köyler. Çünkü doğdukları yerdi. Şimdi doydukları yer başka bir ülke olabilirdi. Oranın vatandaşlığını da kazanmış olabilirlerdi. Yine de köyleri çocukluk anıları, ana-baba yurdu, düşmanlıkların-dostlukların hatıralarına zemin olmuş memleketti.

Köylüler çiftçilikten; topraktan elde edilen gelirlerden geçinemiyor, tek başına. Fabrika yok; ticaret sınırlı. Yeterli geçim kaynağı olsaydı kimse yurdunu bırakıp gider miydi Avrupa’ya? İyi ki gelmişlerdi buraya gerçi; Devletin, yönetimin, memurların, patronun, trafiğin nasıl düzenli bir işleyişi olduğuna şahit olma imkânı bulmuşlardı. Türkiye bürokrasi demek; güçlük çıkarmak, bugün git yarın gel demek. Burada her şey işleri kolaylaştırmak ve insana saygı üzerine kurulu. Trafikte yayalar her yerde öncelikli.

Türkiye’de öyle mi ya? Kurallara uyar kırmızı ışıkta durursan; arkadan korna çalınır, herkes birbirini geçmek için yarışır. Bu yarışta Avrupa’dan gelen işçilerimiz geri kalır mı? Damarlarındaki kan Avrupa’da başka akar; Türkiye’de başka? Avrupa’da kurulu düzen; sakin ve durağanlık içindedir. Türkiye’de her şey karışık, sürprizlere açık ve hareketlilik içinde kıpırdar. Bu nedenle kanları kaynar; gaza basar, selektör yapar; şeridine geçen geçer, geçmeyene haddi bildirilir. Ne diyordu Bozkır türküsü; “kenara geçeyim/Yol sizin olsun

Ne demek yol sizin olsun; kenara çekilsinler yol bizim olsun! Anlayışı özgüven patlamasına yol açtı. Recep İvedik’le zirveye çıkan bir özgüven. Hali vakti yerinde artık, aç-açık değiller. Şimdi tek dertleri memleket havasını torbalara doldurup Büyükşehir ve Avrupa semalarına salıvermek.

Köylüler De İnsan!

Herkes köylü-işçi-ucuz emek beklerken “insan”lar gelmişti. Onlar da şehirde yaşayan hikayelerin kahramanı olacak kadar insan idiler.  Bir hesapları, ütopyaları olsa da kalpleri, idealleri, trajedi ve drama evrilecek sorunları taşıyacaklardı şehirlere.  Sorun olarak kalmadılar sürekli. Arada iktidara gelip taşrayı merkeze taşıdılar, kamu bütçesine karar veren güç oldular. Köydeki yoksunluklar, şehirlerde ihtirasa, iktidara, ranta evrildi. Aslan payını almanın yolunu buldular.

Viran Olan Köylerde

Emekli olanlar, devlette işi bitenler köye dönüyor artık.

Çocuklar yaşadıkları şehirlerden köye, Türkiye’ye kesin dönüşe karşılar. Medeniyetin nimetlerini tadınca geri dönüş  artık hikâye.

Zaten taşımalı eğitimle başlamıştı köylerin boşalması. Okullar terk edilip viraneye döndü. Köylüyü medenileştirecek öğretmen yok artık köylerde. Avrupa’da olduğu gibi köylüleri köyde kalmaya teşvik edecek destekler yerine, her köy Büyükşehir sınırlarına dâhil edilerek mahalle yapıldı. Adı değişince kaderi değişecek sanki. En yakın ilçe, şehir, evlatların yanına taşınmak derken köyler ıssız kaderine terk edildi.

Yoksulluk moral değer olarak devlet tarafından sürekli anlatılsa da, zenginliğin ayırtına vardılar, sahip oldukları bırakıp gidilecek gibi değil artık. Şehre ve metropole yerleşip kamu bütçesindeki hisselerini artırmakla meşguller bugünlerde.

Artık köylerde çoban bulmak bile mesele. Değil ki ziraat yapmak.

 “Ne biçim ağaç, bir tek yemişi bile yok diyordum, bir parmak bile gölge vermiyor. Böylece köye gelmeyi öğrendin işte.[10]

Bayramda, tatilde arada ziyaret etsek de köylerimizi, hatıralar dışında ne kaldı ki? Terk ettiğimiz köylerde baba yurtları viran olmuştu bizler yokken. “Yaşlılıktan ve bakımsızlıktan siyaha dönen ahşap evler, pencerelerini kapatmış hayata ve dünyaya. Tarlalar, patikalar gözlerini yummuş teslim olmuşlar sanki. Çocuk sesleri kaybolmuş ortalıktan. Bir tek hüzünlü kuş ötüşleri kaldı geriye, dallarında kızılağaçların. Hayat göçmüş buralardan. Dünya; bulutlarıyla örtmüş evleri, tarlaları, hatıraları. Bütün mevsimler bitmiş gibi. Kopmuş gibi kıyamet. Yer yarılmış yere girmiş hayatlar. Her bir köşeye, çalılara, ağaçlara, derelere savrulmuş anılar..”[11]

Döneceğimiz bir köy kaldı mı bugün?

Köye dönüş “emeklilerin” nostaljik özlemleri ile kendiliğinden mi olmalı yoksa genel bir politika olarak teşvik edilen yeni uygulamalarla mı sürmeli?

Bugün tümüyle boşalan köyler, işi biten “emekli”lerle – yeniden- ihya olmaya çabalasa da gençlerin nüfusu çoğaltmadığı hangi mekân kendini sürdürebilir? Hani o kırlara, tabiata, köyümüze dönelim edebiyatı nerede? Bir sonuç doğurdu mu? Ütopya olarak kamaya mahkum mu yoksa?

Gönül huzuru ile söyleyebiliriz artık;

Orda bir köy var uzakta!

 

 

 

 

 

 

[1] Behice Boran; Toplumsal Yapı Araştırmaları, Sarmal Y. Ekim 1992 s.29

[2] Age. s.22

[3] Milli Eğitimle İlgili Demeç ve Söylevler, Cilt I(Ankara 1946) s.421 Aktaran Kirby; Köy Enstitüleri

[4] Kemal Tahir Bozkırdaki Çekirdek s. 18

[5] Cengiz Gündoğdu, Gerçekçiliğin Estetiği, s.21

[6] Tahsin Yücel, Yazın Gene Yazın, s.115

[7] Ramazan Kaplan, Köy Romanı; Hece Türk Romanı Özel Sayısı S 65-66-67 (içinde) s,275

[8] Nurdan Gürbilek, Orijinal Türk Ruhu, s.14

[9] A. Ömer Türkeş, Orda Bir Taşra Var Uzakta;  Taşraya Bakmak (İçinde) s. 170

[10] Cesare Pavese, Senin Köylerin s. 117

[11] Dursun Ali Sazkaya, Farzetki Dönemedim, s.129-130






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
YUKARI