Reklam
Bugun...
SEYİR DEFTERİNİ BEN YAZACAĞIM


Mustafa Yürekli
mustafayurekli@gmail.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 29-08-2017 07:29

Yıl, 1957. Nazım Hikmet, Moskova' da.. Hem geçirdiği kalp krizleri, hem de Türkiye hükümetinin vurdumduymazlığı karamsarlığını iyice arttırmış. Artık ülkesine dönemeyeceğini ve orada öleceğini anladığından gitgide ümidini yitirmektedir.

İşte o hasta, güçsüz ve ümitsiz gurbet günlerinde yazdığı, Nazım Hikmet’in vatanına, İstanbul'a duyduğu hasreti anlatan "Çok Yorgunum" adı ile bilinen  bir şiiri var.

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan

Seyir defterini başkası yazsın.

Çınarlı, kubbeli mavi bir liman

Beni o limana çıkaramazsın...

"Çok Yorgunum" şiiri, ayrılığı, özlemi ve ümitsizliği gerçekten güçlü bir şekilde dile getiriyor. Gençlik yıllarından beri bu şiir beni etkiler. Yaygın bir biçimde her kuşağın okuduğu "Çok Yorgunum" şiirinin toplumda bir karşılığı var. Bu yazıda, birkaç dikkatimi sizlerle paylaşacağım.

Şairin kaleme alırken metne yüklediği anlamdan daha büyük bir anlam yüklü "Çok Yorgunum" şiiri artık.

Bazen öyle olur, şiirin öznesi değişir, birey olarak söylenen dizeler, koskoca milletin duygularına tercüman olur. Bu nedenle Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ının sayfalarında, İslam milletinin inleyişi yankılanır.

İslam ülkesi, Fas’tan Filipinler’e kadar Batı’nın işgaline uğramıştır. Balkan Savaşı, Trablusgarp Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’de evlatlarını yitiren acılı Anadolu halkı, toprak kaybetmenin yanında yoksul da düşmüştür.

1929’da zaten bütün bir dünya krize girmiştir. Anadolu insanının ne dışarıda Batı’yla savaşacak ne de içeride iktidar kavgasında harcayacak gücü vardır. İşte bu koşullarda Cumhuriyet ilan edilmiştir ve “devrim” adı verilen değişiklikler yapılmıştır: Çok yorgunum, beni bekleme kaptan / Seyir defterini başkası yazsın.”

Nazım Hikmet farkında olmadan Akif gibi İslam milletinin iniltisini kaleme almıştır.

10 yıl geçmiş olmasına rağmen tek parti iktidarında sosyal, ekonomik ve siyasal hiçbir şey düzelmemiş, üstelik 1939’da İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Avrupa ülkeleri beş yıl sürecek savaş boyunca bir birini yerken, işgal altındaki İslam ülkesinde bağımsızlık yönünde en küçük kımıldanma olmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı, sömürge haline getirilmiş İslam milleti için bir aydın testiyse, Batı emperyalizmine itiraz edecek aydını yoktur. Yirminci yüzyılın başından beri süren yokoluşa giden yıkılışta yetişen, Mehmet Akif Ersoy ve Yahya Kemal,  Seyyid Kutup ve Necip Fazıl Kısakürek gibi birkaç aydının sesi de yeterince canlı değildir; milleti teşkilatlandırıp sürükleyememiştir: Çok yorgunum, beni bekleme kaptan / Seyir defterini başkası yazsın.”

1950 sonrasında çift kutuplu dünyada Türkiye’de de iki partili sisteme geçilmiştir; 27 yıldır ülkeyi tek başına yöneten CHP’nin içinden çıkan ve on yıl iktidarda kalan DP, muvazaalı bir politika izlemiş, Batıcı sömürge sistemini iyice yerleştirmiştir. Siyasi yelpazede sola konuşlanan CHP siyasi hayatını muhalefette sürdürürken karşısında peş peşe iktidara gelen sağ partiler darbelerle ufalanmıştır; DP’nin çizgisi AP, MHP, MSP, ANAP ve AK Parti olarak parçalanmıştır.. Darbeler, darbe anayasaları ve sistemin partileri..

Kısaca tasvir ettiğim bu bir asırlık yakın tarihe kulak verilecek olursa, hala Türkiye’den milletin iniltisinin yükseldiği işitilecektir: Çok yorgunum, beni bekleme kaptan / Seyir defterini başkası yazsın.”

İşte 1960 sonrasında bu inilti, Sezai Karakoç liderliğinde Diriliş görüş ve hareketiyle sistemli düşünceye bırakmıştır yerini.

Artık “çınarlı, kubbeli mavi bir liman” olan İslam medeniyetinden bir hayli uzaklaşılmıştır. Devleti kuran, vatanın sahibi millet-i hakime, cemaat muamelesi görmekte, azınlık yerine konulmaktadır. Gayrimüslimler ve Batıyla işbirliğinde ikbal arayan Batıcı kozmopolit azınlık, İttihat Terakki’den beri devleti ele geçirmiş, vaziyet ve istikameti belirlemektedir. Vatan, millet, devlet, medeniyet esas kabul edilmemekte; Batıcı sömürge sistemi, dünya güçlerinin onayladığı iktidarlar, Batı’ya güdümlü politikalar ve darbelerin bin yıl süreceği ilan edilmektedir.

Seyir defterini başkalarının yazmasına alıştırılmış millet ise koşullara bakıp “Çınarlı, kubbeli mavi bir liman / Beni o limana çıkaramazsın...demek zorunda kalmaktadır.

Oysa 1990 sonrasında küreselleşme sürecine giren dünyada, sömürge altında tutulmak için İslam ülkesi, işgallerle, siyasal karışıklıkla ve terörle cehenneme çevrilmek istenmektedir.

Ne var ki İslam milleti artık “Ne devrim, ne muhafazakarlık.. Tek yol diriliş!” demeye başlamıştır. İslam milleti küllerinden yeniden doğacak, İslam devletiyle hakikat medeniyetini yenileyecek ve dünya barışına katkıda bulunmaya başlayacaktır.

15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminde milleti hakime tarih sahnesine çıktı.. İtilip kakılmaya son vermek için 250 can vererek ipleri eline almaya çalıştı.

15 Temmuz bir dönüm noktasıysa, değişmesi gereken şudur: Seyir defterini kimin yazacağı!

O tarihten önce milletimiz, “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan / Seyir defterini başkası yazsın.” diyordu ister istemez. Bu yüzden Türkiye’nin seyir defterini Batı ve Batıcılar yazıyordu.

15 Temmuz’la milletimiz “Artık seyir defterini ben yazacağım!” diyor.

15 Temmuz’dan sonra bu ülkede kaptan olmanın gereği, seyir defterini milletin yazmasını temin etmektir.

Geminin kaptan güvertesinde bulunanlar şunu artık iyi biliyor: Milletimiz, kaptandan, “Çınarlı, kubbeli mavi bir liman / Beni o limana götürmelisin...Yani hakikat medeniyetini inşa edip, ideallerine sadık kalınarak, belirlediği hedeflere götürülmesini istiyor.    

Eskisi gibi bu ülkenin seyir defterini Batı’ya yazdırmayı savunanların artık kaptan köşküne girme şansları yoktur. 



Bu yazı 1557 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI