Bugun...
BİR SAVAŞIN TASVİRİ


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 30-11-2019 19:38

Ahmet Cevdet Paşa Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa adını taşıyan tarihinde, Peygamberler tarihini kısaca anlattıktan sonra, Hz. Peygamber’in doğumundan itibaren Osmanlı tarihinin 1439 yılına kadar olan ilk devirlerini anlatır. Ahmet Cevdet Paşa bu eserde zaman zaman olayları coşkun bir dille ve tarafını açıkça belli eden tavırla olayları anlatır. Bir örnek olarak aşağıda, Paşa’nın “Ankara Savaşının ağır sonuçları” başlığı altında, Yıldırım Bayezid’le Timur arasında geçen savaşı ve sonrasındaki olayları sunuyoruz:  

 

804 yılının kış mevsiminde Timurlenk, Karabağ’da kışlayıp bahar mevsiminde, yedi yüz bin kadar askerle Anadolu beldelerine yöneldi. Yıldırım Bayezid Han da ona karşı üç yüz bin asker topladı.

Timur, askerinin çokluğuna güveniyordu. Yıldırım da kahramanlığına, ordusunun düzenine ve Osmanlıların yiğitliğine güveniyordu. Oysa: Bu üç yüz bin askerin yüz on bini Tatar yardımı olup bir kısmı Cengizlilerden arta kalan, Anadolu sınırlarında konup göçen ve Kara Tatar denilen yüz üç bin kadar oba halkından toplanmış, diğer kısmı Timur’un Deşt-i Kıpçak’ı vurduğunda beri tarafa kaçan ve Eflak'tan geçip Tuna'dan atlayarak Balkan boyunda karar kılan yüz bine yakın Tatar obalarından alınmış hafif Tatar atlılarıydı ve hepsi kuru bir kalabalıktan ibaretti. Kırk bini Germiyan, Aydın, Saruhan, Menteşe ve Hamideli başıbozuklarıydı. Bunlar gerçi Türkmen iseler de, yeni fethedilen yerlerin halkı olarak henüz Osmanlı hamuruna karışmayıp Beyleri ise Timur ordusunda idiler. Yirmi bini de Sırp askeri olup asıl Osmanlı askeri yüz otuz binden ibaretti.

O yüzyılın en düzenli ve talimli askeri Osmanlı askerleri, özellikle Kapıkulu halkıydı. Ancak Timur'un askerleri de sıradan başı bozuk olmayıp çok savaşlarda bulunmuş, bin belâdan arta kalmış pişkin ve tecrübeli adamlar oldukları halde, her on nefere bir onbaşı, her on onbaşıya bir yüzbaşı, her on yüzbaşıya bir binbaşı ve her on binbaşıya iki alay itibarıyla bir Emir ve her beş Emire bir Beylerbeyi kumanda ediyordu. Yani Emir, on bin kişilik bir fırkaya ve Beylerbeyi (Emirü’l-ümera) elli bin kişilik bir kolorduya kumanda ediyordu. Bu kez Anadolu üzerine hareketinde Şirvan, Geylan, Sistan, Bedahşan sultan ve hükümdarları ve Türkistan hanlarından başka Diyarbekir valisi olan Kara Osman Bayındıri, Erzincan Emiri Tahirettin gibi bağımsız hükümdar taslağı olan Beyler de ordusunda bulunuyordu. Bununla beraber Yıldırım Bayezid'in hareket hızı, hücum ve saldırı şiddeti herkesin o kadar gözünü korkutmuştu ki, Timurlenk konak yerlerinde ordusunun etrafına hendek kazdırıyordu.

Timur Gürkan öyle büyük bir orduyla Erzincan'a geldiğinde, İsfendiyar Bey Sinop'tan çıkıp Timur'un yanına vardı ve diğer Türkmen Beyleriyle birlikte Timur'u Yıldırım Bayezid aleyhine kışkırtmaya başladı. Timur, hemen bir askeri fırka göndererek Kemah kalesini istilâ etti ve orada bulunan Osmanlı görevlilerini idam ettirdi. Sağlamlığıyla meşhur Kemah kalesini yoklamak üzere oraya vardığında Yıldırım Bayezid Han tarafından son cevapla gönderilmiş olan mektup taşıyıcılarını orada huzuruna kabul etti. Onlara: “Yıldırım Han, bizim küçük isteklerimize izin vermedi. Biz onun gibi adil, cihad ve gaza ile uğraşan padişaha kılıç çekmek istemediğimizden hoşgörü gösterdikçe sert ve öfkeli haberler gönderdi. Bizim üç isteğimizden biri olan Kemah, işte kolaylıkla elimize girdi. Diğerleri de bahse değmez. Eğer şehzadelerden birini özür dilemek için tarafımıza gönderirse, düşmanlığın yine ortadan kalkması mümkündür” dedi ve Kemah kalesinin istilâsıyla savaşa başlanmış demek olduğundan, askeri harekete devam etti.

Yıldırım Bayezid Han, hemen Tokat'a gidip Timur'un yollarını kesmek için derbentleri tutmuştu. Timur ise, daha geniş olan Kayseri yolundan dolaşarak gelip Ankara'nın batısında Çubuk Ovası denen geniş ovada ordusunu kurdu. Ankara kalesini kuşatma altına alıp teslimi için muhafızı olan Yakub Bey'e haber gönderdi.

Yıldırım Han ise, doksan bin kadar seçkin askerle seğirtip Ankara'ya geldi ve Timur'un ordusunun karşısına kondu. Ancak Timur'un askeri Çubuk nehrini tutmuş olduğundan, Osmanlı askeri su konusunda sıkıntı çekti. Karakollar gece uyanık ve büyük bir dikkat üzere bulundular.

Ertesi gün, yani 804 yılı Zilhiccesinin on dokuzuncu Cuma günü sabahleyin Timur Gürkan, sayısız askerini düzenledi, çocuklarını ve torunlarını sağ ve sol kol kumandanlıklarına tayin etti. Kendisi askerin ortasında kaldı. Önüne otuz iki fil ve on bin kadar zırhlı asker dizildi.

Yıldırım Bayezid de kapıkulu ve yakın adamlarıyla askerin ortasında durdu ve önüne usta okçular dizildi. Sırp kralı ve Yıldırım Han'ın kaynı olan Stefan da yirmi bin Sırp askeriyle Zat-ı Şahanelerinin yanı başındaydı. Savaş Anadolu'da ise, Anadolu askerinin sağ kolda durması kanun olduğundan, Anadolu askeri sağ kola ve Rumeli askerinin bir kısmı sol kola tayin edildi.

Şehzadelerin en küçüğü olan Kasım Çelebi, Harem-i Hümayunla birlikte Bursa'daydı. Diğerleri, yani Süleyman, Mehmed, Musa, İsa ve Mustafa Çelebiler, hep bağlı oldukları fırkalarla orduda bulunuyorlardı. En büyükleri olan Emir Süleyman Çelebi, Saruhan ve Aydın valisi; Çelebi Sultan Mehmed Amasya ve Tokat valisi ve küçükleri olan Mustafa Çelebi Teke ve Hamideli valisiydi. Musa, İsa ve Mustafa Çelebiler, arkada durup ordunun ortasını desteklediler. Süleyman Çelebi bir kanada serdar oldu. Çelebi Sultan Mehmed de çarhacılara serdar olup Timurtaş Paşa, Evrenos Bey ve diğer bazı Rumeli Beyleri onun maiyetine tayin edildi.

Kös ve nakkarelerin akılları baştan alan sedaları ve heyecan meydanının aslanlarının korkunç naraları ufuklara velvele verdi, yiğitleri gayrete getirdi. Çarhacılar elleşmeye başladı. Taraflar hırslandı. Benzeri görülmedik dehşetli bir kanlı savaşa başlandı. Atların ayakları altından kalkan tozlar göklere çıktı. Göz gözü görmez oldu. Çubuk ovası büyük dehşet içinde kaldı. Çekirge alayı gibi havada uçuşan okların bela arısı gibi vızıltıları işitenlere dehşet veriyor ve yer yer kılıç yalmanlarının parıltıları gözleri kamaştırıyordu. Timur askerinin çokluğuna, Yıldırım'ın şiddeti ve askerinin düzen ve yiğitliği karşılık geldiği için savaş uzun sürdü. Bu savaş pazarında candan ucuz ve galibiyet hırsından pahalı bir şey yoktu. Zafer rüzgârıysa Osmanlılar tarafına esiyordu.

Timur ordusunun sağ kolundan Osmanlı ordusunun sol kolu üzerine şiddetli bir hücum yapıldı. Ancak Rumeli askeri, güçlü bir savunmayla onu geri püskürttü. Sonra Timur tarafından askerin kalbine hücum edildi. Bu hücum daha şiddetliydi. Fakat savunma da o oranda şiddetli olduğundan, Timur'un askeri doğrudan doğruya geri dönemedi ve hezimete uğrayarak sol tarafına meyletti. Anadolu askeri ise, işin gerçeğini anlayamadıklarından telâş ve sarsıntıya kapıldılar.

İşte bu sırada kaçmaya bahane arayan Kara Tatarlar, hıyanet ederek yerlerini terkedip savuştular ve eski Beyleri olan Eretna Bey'in kardeşinin oğlu Tahirettin koluna geçtiler ve hemen Osmanlı askerleri üzerine ok atmaya başladılar. Germiyan, Aydın ve Saruhan gibi yeni fethedilen sancakların başıbozukları da sıvışıp eski Beylerinin yanlarına giderek Timur'un askerine katıldılar.

Bunun üzerine büyük Şehzade Süleyman Çelebi ne yapacağını şaşırdı. Sadrazam Ali Paşa'yı bulup: “Paşa, ne yapmak gerek?” dediğinde, Ali Paşa: “Sultanım! Kaçmak selâmettir, gidelim” diyerek atını sürünce Süleyman Çelebi de onun peşine düşerek diğer bazı kumandanlarla birlikte Osmanlı namusunu Moğol atlarının ayakları altında bırakıp Bursa'ya gitti. Galip olmaya yüz tutmuş olan Osmanlı ordusunda büyük dağınıklık ortaya çıktı.

Maiyet silahşorlarından Solak Karaca, Yıldırım Han'ın üzengisinden tutup: “Gördün mü o sarhoş vezirin ettiklerini? Sana neler yaptı? Saltanat işlerini tarumar etti. Osmanlı namusunu koruyan askerin tahsisatını böyle günlerde senin işine yaramayacak ve belki zararları görülecek yerlere harcattırıp hem devlet hazinesini yok etti, hem de askeri ve ahaliyi senden soğuttu” dediğinde Yıldırım Bayezid, etrafa göz atarak gerçek durumu gördü ve üzüntü içinde hemen bütün askerle düşman ordusunun kalbine hücum etti. Halbuki Anadolu askerleri tamamen dağılmıştı, sağ kanat bütün bütün boş kaldı.

Sırplar fedakârca savaşıp çok dayandılarsa da düşmanın çokluk halinde hücumlarına dayanamayarak dağıldılar.

Yıldırım Han, Kapıkulu ve Rumeli askeriyle akşama kadar dayanıp durdu ve o zamana kadar yüz bin kadar düşmanı yere serdi. Timur ise her taraftan hücum kumandası verdi. Osmanlı yiğitlerinin kılıç sallamaktan kollarında takat kalmadı. Rumeli alayları da birer birer çözülüp geri çekildiler.

O sırada Çelebi Sultan Mehmed, sağa ve sola saldırıyor, kılıcından kan damlıyordu. Osmanlı namusunu korumak için cansiperane çalışıyordu. Dost ve yabancı, onun kaplan gibi hamle ve hücumlarına hayran oluyordu. Hatta Timur yanlılarından ola Müverrih Şerefeddin Ali Yezdi, Çelebi Sultan Mehmed'in kahramanlık ve gayretini teslim ederek doğrusu Anadolu arsasında merdanelik hükmünü vermiş olduğunu açıklamıştır.

Gerçekten Çelebi Sultan Mehmed, üzerine gelen Mirza Hüseyin, Mina Cihanşah ve Kara Osman Bayındıri fırkalarını birbirine katıp dağıtmıştı. Fakat Timur tarafından arka arkaya asker gönderilerek yardım olunduğu ve Şehzadenin kayıpları bir taraftan tamamlanamadığı için bundan fazla direnmek hoyrat kahramanlığı demek olacağından, Lalası Bayezid Bey’le diğer hayırhah kumandanlar Sultan Mehmed'i geri alıp sekiz yüz kadar süvariyle görev yeri olan Tokat ve Amasya tarafına götürdüler.

Kısacası Hümayun ordusunun sağ ve sol kolları bütün bütün kırıldı. Yıldırım Bayezid, askerin ortasında yalnız kapıkulları ve seçkin adamlarıyla kaldı. Moğollar, her taraftan ordugâhı kuşattı. Bu kargaşalıkta Mustafa Çelebi görünmez oldu. İsa Çelebi savuşup Bursa tarafına gitti. Yıldırım Han için de savaş meydanını bırakarak selamet semtini aramaktan başka çare kalmadı.

İş bu kerteye gelince, Minnet Bey Padişahın huzuruna gelip: “Hünkarım! Artık zafer umudu kalmadı. Savaş meydanından çıkıp gidiniz. Siz selamet yerine varıncaya kadar bendeniz Padişah sancağı yanında durayım. Geri kalan askerle düşmanı oyalıyayım” demişse de, Yıldırım Han olağanüstü gayret ve hamiyeti gereğince kaçmaktan ar ederek hemen kalan askerle düşman ordusunun ortasına saldırmak üzere hızla ileri hareket emrini verdi. Fedakâr adamları kendisinden ayrılmayıp Moğollarla büyük bir fedakârlıkla vuruştular. Fakat çoğu şehit ve birazı esir oldu. Bunun üzerine kendisi de Timur'un makam ve merkezi olan sancaklar üzerine, her ne olursa olsun diyerek fedailik yolunda hücum etti.

Osmanlı sultanları içinde Yıldırım Bayezid Han, yiğitlik ve cesaretiyle tanınmıştır ve Osmanlı hanedanında, Zaloğlu Rüstem gibi zor, güç, öfke ve hiddetiyle tarih kitaplarında kayıtlıdır. Timurname’nin şairi ve Molla Cami'nin kızkardeşinin oğlu olan Mevlâna Hatifi, Şehname’sinde açıkça belirtir ki: Yıldırım Bayezid Han, o kıyamete benzeyen günde, hiç düşünmeden Tatar askeri üzerine at salıp aç kurt koyun sürüsünü nasıl darmadağın ederse, öyle ederdi. Elinde olan kılıçla vurduğunu tek hamlede dağıtıp ikinci darbeye gerek bırakmazdı. Kimi zaman gök gürültüsü gibi nara atarak şimşek gibi parlayan kan saçan kılıcıyla çaldığı Tatarı cansız bırakırdı ve kimi zaman canalıcı mızrakla göz kamaştırıcı şimşek gibi hücum edip vurduğunu at boynuna sarkıtırdı. Yıldırım Han, kana bulanıp canını kurban vermek arzusuyla hemen askerin ortasında sancakların dikili olduğu yere at koşturup bizzat Timur'un üzerine saldırdı. Oraya ulaşınca nice Moğol topluluğunu birer darbede yerle bir etti ve keskin kılıcıyla nicelerinin kellesini uçurdu ve kimse önüne engel olamadı. Timur durduğu yerde Yıldırım Han'ın yalnız başına korkmadan ve sakınmadan safları birbirine katıp doğruca kendi üzerine gelmekte olduğunu görünce, canı ağzına gelip hazan yaprağı gibi titredi. Germiyanoğlu, Timur'un yanında hazır bulunup: “Hanım! Unutma, bu fırsat ele geçmez. Böyle yüreklilik edip gelen Yıldırım Han'ın kendisidir” deyince, Timur hemen kement atıcılarına: “Sakın Yıldırım'ın vücuduna zarar getirmeyip diri olarak ele geçirmeye özen gösteriniz” diye tembih etti. Onlar da dört taraftan kement attılar ve onu atından aşağı düşürdüler. Önce Cengiz'in çocuklarından Mahmud Han, o kolda bulunduğu için Yıldırım'ın yayan kaldığını görünce etrafını aldılar. Yıldırım Han, hançere davranıp nicelerini hançerle vurdu, yere düşürdü. Sonunda kalabalıkla üzerine üşüştüler, elinde hançer olduğu halde tuttular ve Timur'un çadırına getirdiler. Timur çadırından çıkıp birkaç adım ileride karşılamaya seğirtti ve tokalaştıktan sonra, tam bir saygı ve ikramla elinden tuttu, çadır içine götürdü. Baş köşeye geçirdi, yanı başına oturttu ve gönül alıcı sözlerle ürküntüsünü giderdi. “Gönlünüzü hoş tutunuz. Birkaç gün isteğimizin dışında geçen günlerden dolayı üzülmeyiniz. Mirasınız olan devletinizi bugünden sonra tasarrufunuzda biliniz” dedi. Güzel elbiseler getirtip giydirdi ve yüce otaklar kurdurdu. Musa Çelebi de babasıyla birlikte esir olmuştu. Onu getirdiler. Timur, ona da çocuğu gibi özen gösterdi ve onun için de babasının otağı yanında büyük çadırlar kurdurdu. Her nereye gittiyse, onları da böyle ikram ve izzetle beraber götürdü. Ara sıra Yıldırım Bayezid'i davet ederek onunla yan yana oturup sohbetlerle üzüntüsünü giderdi. Kütahya'ya vardığında büyük bir ziyafet hazırlayıp Yıldırım Han'ı davet etti, padişahların âdeti üzere onunla yan yana oturdu ve mecliste saz çaldırıp Yıldırım Han'a dinletti. Torunu Ebubekir bin Miranşah'a Yıldırım'ın kızlarından birini nişanladı.

Halk arasında “Timurlenk, Yıldırım Han'ı demir kafese koymuş” diye yayılan sözün aslı yoktur. Öyle büyük adamlar, böyle küçüklük etmezler. Büyüklüğün kadrini bilirler. Ancak Yıldırım Han, Moğolların göz hapsinde olarak ata binmekten nefret ettiği için tahtırevanla gitmeyi seçtiğinden, kafesle tahtırevan arasındaki farkı bilmeyenler böyle hikâyeler uydurmuş olmalılar. Gerçekten Timurlenk, yüreği katı, acımasız ve kan dökücü bir adamdı. Ancak hükümdarların şanına yakışan resmi davranışlarda kusura izin vermezdi. Fakat memleketler harap olmuş, fukara ayaklar altında kalmış, oralarını hiç düşünmezdi.

Kaldı ki Timur'un çoğu askeri vahşi Moğollardan oluşmakta ve ödülleri ise yağmacılığa izin vermekten ibaretti. Dolayısıyla Anadolu'da yapmadıkları vahşet kalmadı. Cengiz'in askerleri ne yaptıysa, Timur'un askerleri de onu yaptı.

Timur'un torunu olan Mirza Muhammed Sultan bin Miranşah, bir orduyla Bursa üzerine hareket ettiğinde, Bursa'da bulunan Süleyman Çelebi, Harem-i Hümayunla Kasım Çelebi'yi ve hazinede bulunan nakitle kıymetli eşyayı alıp Sadrazam Ali Paşa ve diğer bazı beyler ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa ile birlikte Rumeli yakasına geçerek Edirne'ye gitti ve orada saltanat tahtına oturarak Ali Paşa'yı sadaret makamında bıraktı.

İstanbul Kayseri Manuel'i çağırmak ve kazanmaya muhtaç olduğundan, Akdeniz’de Selanik iskelesini ve diğer bazı mevkileri, Karadeniz sahilinde bir miktar yerleri Kayser'e vermiş ve Kasım Çelebi'yi de rehin olarak İstanbul'a göndermişti.

Mirza Mehmed Sultan bin Miranşah, Bursa hazinesinde umduğu kadar mal bulamadı. Ancak Timur'un emirlerinden mal ele geçirmekle görevli olan Emir Şeyh Nureddin, Bursa'nın ileri gelenlerini ve zenginlerini mal için baskı ve işkenceyle rencide ve yoksullarını soyup aşiretleri ve çevresindeki kasaba ve köyleri yağma ve çapulla viran etti. Bu şekilde çokça mal topladı ve İznik'e gidip Taraklı Yenice'sine varınca yağma ve çapulla halka etmedikleri zulüm ve haksızlık kalmadı. Moğol ve Tatarların bir kısmı da açıklandığı şekilde Mihaliç ve Karesi taraflarını hakladı.

Keramet sahiplerinden meşhur Emir Buhari ve dönemin en tanınmış âlimleri olan Molla Fenari, Kurra ve Muhaddislerin övüncü Şeyh Muhammed Cezeri, bu musibet tufanı içinde yakalanıp zincire vurularak Emir Nureddin'in huzuruna getirildiğinde, ilmi rütbelerini anlayınca onları Kütahya'ya gönderdi. Timur, onlara çok fazla saygı gösterdi ve birlikte Türkistan'a götürmek istedi. Emir Buhari ile Molla Fenari, özür dileyerek ve izin isteyerek Bursa'ya döndüler. Muhammed Cezeri orduda kalmış, Timur onu Semerkant'a götürmüştür.

Tarih sayfalarında geçtiği üzere Timurlenk, Seyyid Şerif'i Şiraz'dan Horasan ve Maveraünnehir'e götürdüğü zaman, Sadeddin Teftazani ile Seyyid Şerif görüşüp bir gün Timur'un huzurunda istiâre-i tebeiyye’ye ilişkin bir konuşma geçmişti. Aralarında hakem olan Numanüddin Mutezili de Seyyid Şerif’i tutmuş ve tercih etmişti. Bunun üzerine Timur'un düzenlediği toplulukta Seyyid Şerif’i öne çıkardığı için Sadeddin’in gönlü kırıldığında, Timur: “Diyelim ki, ikisi de ilim ve fazilette eşit olsunlar. Seyyid’in nesep ve hasebiyle önceliği vardır” demiş. Sadeddin bu uygunsuz durumdan gücenerek kısa süre içinde kahrından vefat etmiştir. Bu kere Cezeri'yi Semerkand'a götürdüğünde düzenlediği resmi bir toplantıda da, Cezeri'yi Seyyid Şerif’in üzerine geçirince, Seyyid Şerif de gücenmiştir. Gerçi Cezeri kıraat ve tecvid ilminde imamdı. Hadis ve tarih ilimlerinde de bilgisi vardı. Ancak akli ilimlerde Seyyid Şerif'in topuğuna varamazdı. Kısacası uğursuz Timur, nice ülkeleri yıkıp bunca insanı azaba uğrattıktan başka, hakikat araştırıcılarının yüz suyu ve sonradan gelenlerin öncüsü olan Seyyid Şerif’le Sadeddin'i de kırıp gücendirmiştir.

Mal toplamak için Timur'un çocuklarından Sultan Hüseyin, bir orduyla Karaman, Teke ve Hamideli tarafına ve Harizm valisi olan Emir Şah Melik diğer bir orduyla Menteşe ve Aydın iline gittiler. Öylesine zulüm ve haksızlık yaptılar ki, mazlumların ahı gök kubbeye ulaştı.

Karamanoğlu Mehmed Bey, on yıldan fazla Bursa'da hapis kalmış ve kurtulmaktan umudunu kesmişken, Sultan Mehmed Mirza Bursa'ya gittiğinde onu hapisten çıkarıp Timur’un yanına göndermişti. Germiyanoğlu Yakub Bey de daha önce Yıldırım'ın hapsinden kaçarak Şam yöresine ve oradan Timur'un yanına varmıştı. Timur, gerek onları gerek ordusunda bulunan Aydınoğlu Cüneyd Bey'i, Saruhanzade Hızır Şah Bey'i, Menteşoğlu İlyas Bey'i ve Kızıl Ahmed oğlu İsfendiyar Bey'i babalarından miras kalan vilâyetlere vali tayin etti. Anadolu bölgesi böylece yine beyliklere bölündü.

Mağrur Timur'un maksadı, Osmanlı ülkelerini bölmek ve ayırmak suretiyle Osmanoğullarını bir daha kendisine karşı koyamayacak derecede zayıf düşürmekti. Ancak şundan habersizdi ki, kendisinin ocağı batacak da Osmanlı ocağının çerağı sonsuza kadar parlayacaktı. Mısra:

Bir şem'a ki Mevla yaka bir vech ile sönmez.

Timur, yaz mevsimini Kütahya'da geçirdi ve kış girince Aydın vilâyetine gitti. Kendisi Tire'de, torunları olan Sultan Mehmed’le Mirza Ebubekir Manisa'da, Horasan Emiri olan Şahruh Mirza, Horasan beyleriyle Ayasluk'ta ve diğer Mirzalar birer tarafta kışı geçirdiler. Cenevizlerin İzmir limanında inşa ettikleri kaleyi İslâm hükümdarlarının ele geçiremedikleri Timur'un huzurunda anlatıldığında, gayrete gelerek kış demeden hemen İzmir üzerine yürüdü. Bu kale, deniz kenarında olup üç tarafı denizle çevriliymiş. Timur sayısız askerini üşüştürerek deniz tarafını doldurtarak kaleye hücum yolunu bulmuş ve on beş gün içinde ele geçirmiştir. Bunun üzerine Edremit kalesi de güvence isteyerek Timur'a teslim olmuştur.

 



Bu yazı 1185 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI