Bugun...
EVRİM BİR SÖMÜRGE TEORİSİDİR


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 02-02-2017 22:47

Lise son sınıf biyoloji dersinin müfredatında yer alan “Hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesinin eğitim programından çıkarılması tartışmalara neden oldu. Bilimsellikle eşleştirilen bu teorinin bağımsız bir konu olarak yıllar yılı eğitim programımızda niçin yer aldığı doğrusu merak konusuydu. Sanırım yazımızın ilerleyen satırları bunun cevabını verir. Az gelişmiş diye adlandırılan bütün dünya devletleri hâlâ birer sömürge olarak görüldüğü ve evrim teorisinin sosyal hayata uygulanmasının da bu sömürgeciliğin altyapısını oluşturduğu için kendilerine “gelişmiş” denen ülkelerin bir oyunu olduğunda hiç kuşku yoktur. 

Darwin’in, olumlu ya da olumsuz anlamda sürekli gündemde tutulması, her konuda Avrupamerkezciliğin önplanda olduğu bir dünyada normal. Ancak Avrupamerkezciliğe maruz kalmış dünyanın geri kalan bölümünün de Darwin ve bu düşünceye destek olan diğer kişiler hakkında söyleyecekleri şeyleri olmalıdır. Hiçbir kimse mutlak iyiliğin ya da kötülüğün temsilcisi olamaz. İyilik temsilcilerinden biri olarak anılmak niyetindeki Darwin hakkında Avrupa dışında kalan dünyanın da onu kötülüğün temsilcilerinden biri olarak bir kez daha hatırlamaları elbette ki, gerçeklerin yerini bulması açısından önemli.

Darwinizm, bütün dünyada tepkiyle karşılanmasına rağmen, yine aynı derecede geniş bir kabul görmüş, okul bilgisi başta olmak üzere resmî bir bilgi derecesinde benimsenmiştir. Daha çok kendini dinî bir söylem içinde kabul veya ret konumuna getiren Darwincilik, neredeyse varlığını bu söyleme borçlu hale gelmiştir. Yaratılışı reddettiği ve insana hayvandan bir ata yakıştırdığı için bütün dünyada, hangi dine inanırsa inansın, dindarların tepkisini çekmiş; yine kendisini inançsız olarak tanımlayanların da sempatisini kazanmıştır. Darwinciliğin bilimsel haklılık veya haksızlığı neredeyse unutularak, inançsızlığın simgesi haline gelen varlığı tartışılmıştır.

Olayın bir yanı bu. Ancak Darwincilik bundan ibaret değil; hatta bu, olayın küçücük bir yanı. Aslı ise, sömürge tarihçiliğinin tam orta yerinde konumlanan belirleyici niteliğidir: Her şeyden önce tam bir sömürge yüzyılı olan 19. asrın ürünüdür ve bu asrın Avrupa düşüncesinin mutlak bağlı olduğu ırkçı-sömürgeci düşüncenin bütün özelliklerini üzerinde taşır. Gelişimsel bir dünya tarihi için evrime dayalı bir model sağlamaktan öteye gidemeyen Darwin ve yandaşlarınca, insanların tümüyle biyolojik varlıklar olduğu görüşünden hareketle ırkların tarihi yazılmış; diğer yandan “en güçlünün hayatta kalması” ilkesini, emperyalist maceraların haklı gerekçesi olarak gösteren tarihçiler çıkmıştı. Darwin’in teorisi, bu bakımdan ne bir orijinallik ve ne de haklılık özelliği taşır. Zaten hemen hepsi 19. yüzyıl ürünü olan diğer bütün sosyal bilimler gibi, o da biyoloji yoluyla Avrupalının üstünlüğü tezini savunan büyük kervanın bir üyesi haline gelir.  

Bu bakımdan ne yazık ki, Darwinciliğin asıl üzerinde durulması gereken bu yanı üzerinde bizde fazla durulmamıştır. Oysa, özellikle Herbert Spencer’e dayanan Sosyal Darwincilik, çağının sömürgeci düşünceleriyle uyum içinde, bir aşağı ve yüksek ırk hiyerarşisi yaratmayı, en yukarıya doğal olarak Ari ırkı yerleştirmeyi ve dünyanın diğer bütün insanlarını ise şu ya da bu isimle kendi altına yerleştirmeyi esas alıyordu. Bu düşünce her yönden destek gördü. Herkes bu değirmene su taşıdı. İnsanın hayvandan evrimleştiği ve bir yaratıcının inkârı düşünceleri sadece asıl amacı göz ardı etmeyi hedefler. Çünkü bu ikisinin iddiadan ileri herhangi bir tutarlılığı yoktur. İnkârcı özelliğe sahip kimseler zaten bir tanrının varlığına inanmazlar; insan için bir hayvan ata aramanın ise elle tutulur hiçbir yanı yoktur.

Ancak Darwinciliğin iddia ettiği “doğal seçim” yasası ve hemen arkasından Herbert Spencer tarafından bu yasanın sosyal hayata uyarlanması, 19. yüzyılın bütün özellikleriyle büyük bir uyum gösterir ve bize zaten bir başka düşüncenin olamayacağı konusunda tam bir fikir verir. Peki, 19 yüzyılın özelliği nedir?

19. yüzyıl, sömürgeciliğin doruk noktasına ulaştığı ve dünyanın Avrupalı devletler tarafından adeta milim milim paylaşıldığı, büyük devlet olma şartının sömürgecilikle ölçüldüğü bir zaman dilimidir. Dolayısıyla bu yüzyılda bir yandan dünya ülkeleri hızla sömürgeleştirilirken, bir yandan da sömürgeleştirilen insanların bizzat sömürgeleştirilmeyi hak ettiklerine inandırılmaları gerekiyordu. İşte 19. yüzyıl aynı zamanda sosyal, ya da beşeri bilimler olarak adlandırılan bütün ilim dallarının, Avrupa’yı yüceltici birer sömürge bilimi olarak kurulduğu yüzyıl olarak da öne çıkar.   

Kolonyal kimlik her şeyden önce ikici (Manichaean) bir dışlama mantığıyla işlediği için, sömürgeci güçlerin “üstün” ve “aşağı” ırklar yaratmaları ve ötekileştirilenleri aşağılayarak dışarıda bırakmaları, daha doğrusu kendileri için üstün ırkın belirlediği tanımlamalara boyun eğmeleri gerekmekteydi. Doğal seçim, güçlüyü güçsüzden ayırıyor ve bu dünyada güçsüzün yaşama hakkının olmadığını ya da güçlünün belirlediği sınırlar içinde bir hakka sahip olduğu inancını yayıyordu. Darwin’in “Doğal Ayıklanma” tâbiri yerine Spencer: “En uygunun arta kalması” tâbirini ortaya atmıştı ve Darwincilik artık, bu en uygunun Batılı insanlar olduğunu, insanlığın geri kalan kısmının ise yaşam haklarının olmadığını simgeliyordu. Dolayısıyla aşağı ırkların sömürülmesinden elde edilen her tür çıkarı meşrulaştırıyordu.

Darwin’in ve evrim teorisinin müfredattan kaldırılması, en azından üzerimizdeki “sömürge” utancını, hiç olmazsa zihinsel anlamda ortadan kaldırmış ve bizi bir utançtan kurtarmıştır. Çocuklarımız artık, bilimsellik adına böyle bir kepazeliği öğrenmek ve savunmak zorunda kalmayacaklardır.



Bu yazı 5364 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI