Bugun...
İKİ KUTUPLU DÜNYA ANLAYIŞI


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 26-09-2016 00:06
Birçok araştırmacı, toplum ve uygarlıkların daha iyi anlaşılmalarını sağlayan ve bu anlamda hiç kimsenin itiraz edemeyeceği doğal farklılıkların ortaya konulması yerine, vardığı noktanın Asya’nın giderek daha aşağı görülmesi olan Avrupa ve Asya arasındaki karşıtlığa dayalı düşüncenin kökenlerini, Avrupa tarihinin erken dönemlerine kadar götürürler. Jack Goody, Asyalıların barbarca bir ihtişam ve despotik bir otorite ile birlikte anılmalarının nedenini Yunanlılarla Persler arasındaki mücadeleye bağlar. 
 
Aristoteles Politika adlı eserinde, Doğuluları köleliğe daha uygun insanlar olarak tasvir etmiştir. Ona göre “bütün barbarlar”, Asyalılar da dâhil olmak üzere, Yunanlılardan, ya da Avrupalılardan daha aşağılıktır. Ortaçağ Hıristiyan ve Avrupa kimliği tarafından güçlenen bu düşünceler giderek daha da pekiştirilmiş, Aristoteles’in izinde giden Montesquieu (1689–1755) de bunu –sözünü ettiğimiz karşıtlık içerisinde- Avrupa’nın “özgürlük için olağanüstü yeteneği” ile Asya’nın “köleliğe yatkın ruhu”nu karşılaştırmaya kadar götürmüştür[1].
 
Hippokrates’in, iklimin insanların kişilikleri üzerine etkilerini incelediği Havalar, Sular ve Yerleradlı eserinden yararlanan Aristoteles, Politika’da önce çeşitli krallıkları incelediği bir bölümde, Yunanlı olmayan krallıklarda görülen egemenlik türünden söz ederken, bunların eski tiranlarla aynı ve onlardan eksiksiz bir güce sahip olan monarşilerini ele alır. “Barbarlar, doğal kişilikleri gereği, Yunanlılardan (ve Asyalılar, Avrupalılardan) daha köle ruhlu oldukları için, bu despotça yönetime gık demeden boyun eğerler”[2] der. Daha sonra da, bütün dünyanın ırksal bölünmelerine göz attığı bir bölümde şunları dile getirir: “Soğuk bölgelerde yaşayan ırklar ve Avrupa’dakiler cesaret ve tutkuyla doludurlar, fakat beceri ve beyin güçleri biraz kıttır; bundan ötürü, genellikle bağımsız kalabilmelerine karşın, siyasal birlikleri ve başkalarına egemen olma yetenekleri yoktur. Öte yandan, Asyalı ırkların hem beyinleri hem de becerileri vardır, ama cesaret ve iradeleri eksiktir; bu nedenle, hep köleleştirilir ve uyruk olarak kalırlar. Coğrafyaca orta bir durumda bulunan Helen ırkı ise her ikisinden de bir ölçüde pay almıştır. Dolayısıyle, en iyi siyasal kurumlara sahip olmak özgürlüğünü sürdürüyor ve tek bir anayasa altında birleşse, bütün öteki ülkelere egemen olabilecek yetenekte”[3].
 
Görüldüğü gibi Aristoteles, Helen dünyasını merkeze yerleştirerek onun doğusunu ve batısını neredeyse eşit derecede birtakım yeteneklerden yoksun gösteriyor. Avrupalılar beceri ve beyin gücünden, Asyalılarsa cesaret ve iradeden yoksundurlar. İkisinin ortasında yer alan Helen ırkı, bunların olumlu özelliklerini (ama nedense olumsuzlarını değil) almıştır. Montesquieu de aynı şekilde iklimin insan kişiliği üzerindeki etkisini öne çıkarır. Ancak o, bu kez üçlü bir karşılaştırma yerine, Avrupa’yı merkeze alarak ikili bir karşılaştırmaya gider ve Aristoteles’in düşüncelerini, içinde Avrupalılar konusunda da olumsuz yargılar barındıran görüşlerden temizleyerek, katıksız bir Doğu-Batı karşıtlığı düzeyinde ve elbette üstünlüğü Avrupalılara vererek savunur. 
 
Doğu hakkında edinilen bilgideki artışın Asya ve Avrupa arasındaki farka ilişkin bu yaygın önyargılı kanıyı değiştirmesi beklenirken, tam aksi gerçekleşti ve “İngiltere’de Sanayi Devrimi’nin yaşanmasıyla birlikte bu siyasal karşıtlık, klasik iktisatçıların ellerinde ekonomik bir karşıtlığa dönüştü. Bu iktisatçıların görüşleri, Adam Smith’in, kitlelerin yoksulluğunu ekonominin artan nüfusa ayak uyduramamasına bağlayan Ulusların Zenginliği adlı kitabına kadar dayanır. Bu konu daha önce, aşırı nüfus artışını sıcak iklimlere dayandıran Montes-quieu’yü de meşgul etmiştir; Çin, doğal özgürlüğü ihmal edip bunun yerine ticareti denetleyen yapay düzenlemeleri yeğleyen durağan bir rejime sahipti”[4]. Goody, Karl Marx’ın da klasik iktisatçılardan etkilenerek, “sulamaya dayalı tarımla uğraşan itaatkâr köylü halkın despotça yönetildiği, ‘durağan Asyalı devlet’ kurgusunu benimseyen kimi yazarları ve rağbet gören kimi yaklaşımları” takip ettiğini söylüyor. Bu Asya tipi yaşam tarzına göre “Asyalı devletler birtakım derin nedenlerden dolayı ilkel toplumlardan feodalizme, daha sonra kapitalizme ve en sonunda sosyalizme varan gelişim sırasını izleyememişlerdi. Marx’ın gelişime dayalı aşamalar üzerine kurduğu bu tasarısı, Avrupa deneyimine dayanan yaygın bazı öngörülerin somutlaştırılmasıydı. Bu somutlaştırma durgun ‘Doğulu’ (stagnant ‘oriental’) toplum biçimlerine sahip Asya’yı şemanın dışında bıraktı; yani ‘Asya’yı istisnalaştırma’ yoluna başvurdu”[5].
 
Görüldüğü gibi bu karşıtlık hemen her alanda karşımıza çıkıyor. Bu belirgin tavır dolayısıyla Hentsch de Doğu’nun, bir kavram olarak “Batı’nın tam karşıtı” olarak kurulduğunu ve sınırlarının belirsizliğini vurgular: “… dünyanın geri kalan her yerini, yani Batı’nın kendisi ya da kendisinin doğrudan uzantısı saymadığı her şeyi içine alabilir. Ama, eğer Doğu bizim için ötekiliğin en mükemmel ifadesi haline gelmişse, bu ötekilik (vahşi yaşam kavramı dışında) hemen her zaman Asya’ya ve büyük Asya uygarlıklarına mal edildiği içindir… Orada pek çok Doğu vardır ve her birinin Avrupa için taşıdığı önem farklı farklı olmuştur”[6].
 
Avrupa’nın ekonomik ve politik çıkarlarına göre adlandırdığı kendi dışındaki dünyanın ortak adı olan Doğu, böylece kendi içinde daha da inceltilerek önem derecelerine göre “yakın”, “orta” ve “uzak” gibi farklı parçalara ayrılır:
 
1492’de Christopher Colombus Amerika’ya (Batı’ya) yolcu­luğa çıktığında, amacı Hindistan’a (Doğu’ya) varmaktı. Bugün ise, Hindistan veya Çin coğrafî olarak A.B.D.’nin Batısında yeralmalarına rağmen, dünyanın Doğusunda kabul ediliyorlar. Bu ülkelerin böyle konumlanışı bize “dünyanın” neresi olduğunu sor­durtuyor. Bir başka örnek olarak, günlük dile, temel bilimsel disip­linlere ve medyaya yerleşmiş, doğal kabul ederek hiç sorgulamadı­ğımız, ama gerçekte oldukça garip “coğrafi” bölge adları gösterile­bilir: “Orta” Doğu, “uzak” Doğu... Bir an soluk alıp, “neye göre orta?” “neredenuzak?” gibi soruları sorduğumuzda bu kategorilerin bir yeri merkez aldıklarınıhissedebiliyoruz.
 
Bu oldukça garip bölümlemeler ve mesafelendirmeler Doğu’yu basitçe başka bir yer ya da kültür değil, Batı’dan radikal olarak farklı, hem daha az uygar hem de gizemli, egzotik ve fantastik bir mekân olarak kurmaktadır[7].
 
Hentsch, Batı’nın bu etnikmerkezci kategorileştirmesine karşı çıktığı ve bu adlandırmayı kasıtlı ve yanlış bulduğu için, Hayali Doğu adlı kitabının konusu olan Yakın ve Orta Doğu’yu belirtmek üzere “Akdenizli Doğu” deyimini kullanmayı tercih ediyor. Franco Cardini, tarih alanındaki “Doğu” kavramının coğrafyadaki eşanlamlısı olan “Asya” kelimesinin de aynı Avrupamerkezciliğin bir ürünü olduğunun altını çiziyor: “(...) aslında ‘Batı Asya’, ‘Orta Asya’ ve ‘Doğu Asya’ terimleri aynı derecede Avrupa merkezlidir; zira kıta kavramı Batı’nın kültü­rel geleneklerinin bir ürünüdür”[8]. 
 
Böylece açıkça görüldüğü üzere “Batı, Doğu ya da başka mekânların hiçbiri basitçe reel coğrafî mekânlar değil, tarihsel ve söylemsel kurgulardır. Elbette bunlar, gerçekliğin ayrılmaz bir parçası olan, ve basitçe rasyonalist bir bi­lince varma yoluyla yıkılamayacak, kurumsallaşmış, maddileşmiş kur­gulardır. Batı’yı merkezleyen bu “dünya” kurgusunun buluşumu, el­bette Batı ile dünyanın gerisi arasındaki ekonomik ve siyasal güç ilişkilerine bağlıdır. Yalnız burada modern kapitalist Batı uygarlığı­nın özgül bir özelliğine dikkat etmek gerekir. Batı’nın öteki top­lumlar hakkında ürettiği bilgiler, belli bir iktidar veya güç (ekono­mik, siyasal) olmaksızın gerçekleştirile-mezse, ve önemli bir ölçüde bu güç ilişkilerini ifade ediyorlarsa, aynı zamanda, Batı’nın sahip olduğu bu güç de bilgi üretiminden ayırtedilemez. İşte Batı denilen kültürel/ekono-mik/siyasal oluşumu “modern” kılan özelliğin bu bilgi-güç ilişkisine dayanan bir yönetme mantığı olduğunu söyleye­biliriz. Hem akademik hem de günlük dilde ürettiğimiz Batılı ve Doğulu nosyonları işte böyle bir gücün, yani basitçe hakim olmakla kalmayıp “otorite” kuran, toplumsal bir gücün işleyişinin sonuçla­rıdır”[9].
 
(Y. Kanar, Batı’nın Doğu’su, s. 158–162)
 
 
[1] Bkz. Jack Goody, Batıdaki Doğu, s. 13 (Dost Kit. 2002)
[2] Aristoteles, Politika, Kitap III, Bölüm 14
[3] Age., Kitap VII, Bölüm 7
[4] Jack Goody, age., s. 14
[5] Age., s. 14
[6] Thierry Hentsch, Hayalî Doğu, s. 9 (Metis, 1996)
[7] Keyman-Mutman-Yeğenoğlu, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, s. 7–8 (İletişim, 1999)
[8] Franco Cardini, Avrupa ve İslam, s. 2 (Literatür, 2002)
[9] Keyman-Mutman-Yeğenoğlu, age.,  s. 10


Bu yazı 3125 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI