Bugun...
İSLÂM SİYASET DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE YAZILAR – 10. İmam Gazzalî


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 20-09-2017 12:08

Yöneticilere Altın Öğütler

İmam Gazzalî

Gazzalî, Et-Tibru’l-Mesbûk fî Nasîhati’l-Mülûk, Türkçesi: Yöneticilere Altın Öğütler, Çev. Hüseyin Okur, Semerkand Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2004.

 

H. 450/M. 1058 yılında Tus’da doğan Gazzalî, ileri düzeydeki ilk öğrenime H. 465/M. 1073’de Tus’ta başlıyor ve Cürcan’da devam ediyor. Nişabur’a gitmeden önceki bu 14 yıllık öğrenimi süresince, başta fıkıh olmak üzere hadis, akaid, gramer, mantık ve felsefe gibi bilgi dallarında iyi bir şekilde yetiştiği söylenebilir.

Nişabur’da, en başta kelâmcı özelliğiyle tanınan ve büyük ihtimalle onu kelama yönlendirmiş olan hocası Cüveynî’nin önemli bir felsefi nosyonu vardı. Gazzalî ondan sıkı bir öğrenim süresince Şafiî fıkhı alanında eğitim aldı. Hukuk ekolleri arasındaki tartışma teknikleri, cedel, akaidle fıkhın kaynakları ve mantık alanlarında dikkat çeken bir bilgin olarak yetişti. Hocası onu “Gazzali derin bir denizdir” sözleriyle övmüştür.

Nişabur’daki öğrenimi sırasında, Tus ve Nişabur sufilerinin meşhurlarından biri ve Kuşeyrî’nin öğrencisi olan Ebu Ali el-Farmedî’den de ders gördü. Onu tasavvufi pratiklere yönelten kişinin bu zat olduğu söylenir. 

Cüveynî’nin vefatından (478/1085), sonra 484/1091 yılında, Nizamülmülk tarafından Bağdat’a çağrıldı. Bu, Gazzalî’nin hayatının dönüm noktasıdır. Gösterdiği yetenekle Nizamülmülk’ün dikkatini çektiği için, ilim adamlarına karşı son derece cömert olan bu kültürlü vezirin himayesini kazanmıştı. Burada geçirdiği altı yıl boyunca bu entelektüel çevreden yararlanma imkânı buldu ve onlarla yaptığı bilimsel müzakere ve tartışmalarla ününü artırdı.

Selçukluların yükselişinde Nizamülmülk’le birlikte iki kişiden biri olarak sayılan Gazzalî,[1] Bağdat’ta kendini “din-siyaset kurumunun merkezinde, Ortodoks Sünniliğin yaygınlaşması için çalışırken buldu. Nizarilerin suikast kampanyası doludizgin sürüyordu ve ertesi yıl Nizamülmülk öldürüldü. Halife Mustazhir’in isteği üzerine Gazzalî’nin yazdığı (1094-5) ilk kitaplardan biri Fatımi iddialarına karşı Abbasilerin savunulmasına adanmıştı.”[2] Fedaihu’l-Bâtıniyye/el-Mustazhırî adını taşıyan bu kitabın girişinde Gazzâlî, onun yazılış amacını “Ben Selâmet Şehrinde (Bağdat) kaldığım süre içinde, peygamberliğe, devlet başkanlığına, el-Mustazhir’e mahsus mukaddes makama din ilmi ile ilgili bir kitap tasnif ederek hizmet etmeyi vird edindim. Böylelikle nimetin şükrünü edâ, hizmeti resmen ifâ edeyim istedim. Bu uğurda katlanacağım külfetlerin, nimetin şükrü olarak değerlendirilip makbul olacağını umdum”[3] cümleleriyle açıklıyor.

Önemli politik düşüncelerini de anlattığı Fedaihu’l-Bâtıniyye adlı kitabının dokuzuncu bölümünde Gazzalî, İmamet şartlarını taşımayan, sıfatlarını kendinde bulundurmayan bir halifeye inanmamak gerektiğini belirterek, bunun sonucunun, imamet makamının sahipsiz, muattal kalması demek olduğunu söylüyor. Bu ise, şer’î hükümlere çok büyük bir hücum demektir ve onların apaçık hükümsüzlüğü ve ihmali anlamına gelir. Çünkü şartlarını üzerinde taşımayan bir halifenin tayin ettiği valiliklerin hükümsüzlüğünü, kadıların verdiği kararların geçersizliğini gösterir. “Allah’ın haklarının ve sınırlarının tanınmamasını, can ve malların heder edilmesini, ırz ve namusun çiğnenmesini beraberinde hatıra getirir. Yeryüzündeki bütün kadıların kıydıkları nikâhlar bâtıl olur. Devlet başkanına bağlı olarak yerine getirilmesi gereken Allah’ın hakları kulların boynunda borç olarak kalır. Çünkü bütün bunlar ancak kadıların fetvaları ve hükümleri ile şeriata uygunluk vasfını kazanır. Kadıların meşruiyeti de, devlet başkanı tarafından tayinleri iledir. Eğer devlet başkanlığı hükümsüz ise tayinler de hükümsüz kalır ve kadıların tayini inhilâl eder, salâhiyetleri kalmaz. Onlar da halktan biri olarak kalır.”[4] 

Gazzalî, “İmamet” meselesinin aklî bir konu olmayıp, fıkhî meselelerden biri olduğunu söyler. “Bundan dolayı, bu konuya girmekten kaçınan kimse, her ne kadar görüşünde isabetli olsa da, bu meselenin içine giren kimseden daha doğru hareket etmiş olur.”[5] Her asırda mutlaka bir imamın bulunması gerektiği konusunda ittifak bulunduğunu da belirten Gazzalî’ye göre, ihtilâf, imamın tayinindedir. Nitekim ilk asırda Sahabe, Resulullah’ın (sav) vefatından sonra hemen imam tayinine ve biat akdine koşmuşlar, bunun kesin bir farz ve gerekli bir hak olduğuna çabucak inanmışlar; bu konuda gecikme ve yavaşlıktan kaçınmışlardır. “Hatta bu işle meşgul olmaları dolayısıyla Resulullah’ın (sav) teçhiz ve tekfini işini bir tarafa bıraktılar. Başlarında imam olmadan bir lahza geçmiş olsa başlarına ayıplanacak, korkunç bir olay gelebileceğine inandılar. Tasavvur edilen bu korkunç olay, görüşlerin farklı, arzu ve heveslerin değişik olması sebebiyle görüşleri biraraya getirecek, itaat edilecek ve tabi olunacak bir kimsenin bulunmayışıdır. Bu durumda düzen alt üst olur. Yapışılıverecek bir kulp bulunmaz. Hükmü icra edecek merkez parçalanır, kalmaz. İşte bu sebepten derhal harekete geçmeyi tercih ettiler. Ondan başka bir yola başvurmadılar. İşte, imam nasbının, İslâmı koruma konusunda zarurî bir iş olduğunun kat’î delili budur.”[6]

İmamın tayininin vacip olması, şeriattan kaynaklanmaktadır. Ancak yerine getirilmesindeki çeşitli faydalar veya yapılmamasındaki en küçük zararları bile bize açıklayan akıldır. “Buna göre, bu dünyada birçok faydaları sağlayıp, birçok zararları da uzaklaştırdığından dolayı, imamın tayininin vacip olduğunu inkâr etmeğe imkân yoktur. Buna ilâve olarak biz, sadece bunun vacip olduğuna dair kesin şer’î delili ortaya atmakla, hatta bu konuda ümmetin icmaı bulunduğunu söylemekle de yetinmiyoruz. Aksine biz, insanların gözlerini icmaın dayandığı şeye çevirmelerini isteyerek diyoruz ki: Din işlerinin düzenlenmesi, kesinlikle Şeriatın sahibi olan Peygambere –Allah’ın selâtı ve selâmı ona olsun– aittir. Bu ise, her türlü tartışmayı kabul etmeyen kesin bir mukaddimedir. Buna başka bir mukaddime daha ilâve ediyoruz ki, bu da, din işlerinin tanzim edilmesinin ancak kendisine itaat edilen bir imamın varlığıyla mümkün olacağı keyfiyetidir. Böylece bu iki mukaddimenin toplamıyla asıl davanın doğruluğu ortaya çıkmış olmaktadır ki, bu da imamın tayininin vacip olmasıdır.”[7]

Dinin varlığının korunması da İmam’la mümkündür. Çünkü o, halkı uyanık bir gözle koruyandır. Bir karışıklık zamanında bu tehlikeyi ortadan kaldırmaya koşan o olur. Eğer başta imam bulunmazsa, ihtilal ateşini halk söndürmeye çalışır; bu da anarşiye sebep olur. Herkes ayrı şey istediği için, çelişki ve çekişmeler ortaya çıkar. “Sonunda rezaletler faziletleri istila eder. Ayak takımı, İslâm alimleri ve benzerlerinin üzerine saldırır, sıçrar. Kötü eller, mallara ve ırza, namusa tasallut eder. Ayaklar baş olur. Dinî ve dünyevî işlerin dizginlerinin bunun elinde olduğu kapalı değildir. Bununla artık aklını kullanan basiretli biri, imamın halk için zarurî olduğunu; batılı uzaklaştırıp gerçeği yerleştirmek konusunda onsuz yapılamayacağını açık surette anlar. Öyleyse şu mutlaka imam bulunmalıdır mukaddimesi kat’î olarak ispatlanmıştır.”[8]

“Din ile sultan ikiz kardeştir” sözünü tekrarlayan Gazzalî, bundan dolayı dinin esas, sultanın ise koruyucu olduğunu söyler: “Esası, temeli bulunmayan bir bina yıkılmaya mahkûmdur.”[9]

İmametin nassa değil seçime bağlı olduğunu söyleyen Gazzalî, seçim konusuna itiraz edenlerin görüşünü şu şekilde açıklıyor: “Bu konuda halkın ya tamamının icmaı muteber olur veya dünyanın bütün bölgelerindeki ehl-i hal ve’l-akd olanlarının tamamının icmaı veyahut da imamın oturmakta olduğu beldenin halkının icmaı veya on yahut beş veya belli sayıda şahsın icmaı takdir olunur. Veyahut bir tek şahsın beyat etmeyi ile yetinilir. Dünyanın bütün bölgelerindeki insanların tamamının icmaını geçerli saymak batıldır. Çünkü bu mümkün değildir, hiçbir imama nasip olmamıştır ve bu geçmiş asırlarda gelip geçen imamlar için de farz kılınmamıştır. Dünyanın bütün bölgelerindeki hal ve akd ehlinin icmaının muteber olması da batıldır. Çünkü bu da mümkün olmayan veya imamın ömründen fazla bir müddet beklemeye ihtiyaç hissettirecek bir arzu ile özürlüdür. İşler de bu bekleme müddetinde ihmal edilmiş olarak kalır. Bu bakımdan Ebu Bekir (r.a)’e beyat akdi yapıldığında haberin diğer şehirlere yayılması beklenilmedi. (…) Öyleyse bütün halkın ve bütün hal ve akd ehlinin icma şartı batıl olmuştur.”[10] Buna karşılık Gazzalî, tercihini şu şekilde ortaya koyuyor: “Güçlü, itaat edilen ve kendisi ile yarışılamayacak sözü geçkin, o bir tarafa meyledince kitleler de onun arkasından o yöne yönelecek ve kendisine kendini bilmeyen, başına gelecek felâketi hesap edemeyenin dışında muhalefet edenin bulunmadığı tesirli biri ise bir tek şahsın imama beyat akdinde bulunması bile yeterlidir. (…) Çünkü onun muvafakatı kitlelerin muvafakatı demektir. Eğer bu maksat ancak iki veya üç şahısla gerçekleşebiliyorsa mutlaka bunların ittifakı gerekir. Asıl maksat beyat edenlerin şahısları değil, onların beyatı ve taraftarları ile imamın kazanacağı güçtür.”[11] Gazzalî, önemli olanın gücün sağlanması ve kalblerin taraftarlığı benimsemesi olduğunu belirtiyor. Çünkü amaç, çatışmaya götürecek farklı görüşlerin ortadan kaldırılarak bir noktada toplanmasıdır.

Gazzalî H. 488 yılının Zilkade ayında (Kasım 1095) Bağdat’tan ayrıldı. El-Münkız’daki açıklamalarına göre buradan önce Şam’a gitti ve iki yıla yakın orada kaldı. Emeviye Camii’ne çekilerek riyazet ve mücahede ile meşgul oldu. Bir süre Kudüs’te inziva hayatı yaşadı. Ardından hac farizasını yerine getirmek için Hicaz’a gitti.

499 (1106) yılında Nişabur’a dönen Gazzalî, buradaki Nizamiye Medresesinde tekrar öğretim görevine başladı. “Kendisi, ‘O zaman mevki kazandıran ilmi öğretiyordum… şimdi ise mevki terkettiren ilme çağırıyorum’ şeklindeki ifadesinden bu ikinci hocalık döneminde yazdığı anlaşılan el-Münkız’da, İslâm ümmetinin manevi hastalıklara müptelâ olduğu ve helâke doğru gittiği bir dönemde uzlete devam etmesinin doğru olup olmadığı hususunda nefis muhasebesi yaptığını, ancak ictimaî ve siyasî şartların ‘halkı hakka davet etmeye’ elverişli olmadığı kanaatine vararak gözden uzak yaşamaya devam etmek isterken sultanın ısrarlı daveti üzerine onu reddetmenin nezaketsizlik olacağını düşünerek ‘kalb ve müşâhede erbabından bir grup zevat ile de istişare edip’ uzleti terketme ve zaviyeden çıkma yönünde görüş birliğine vardıktan sonra yeniden ilim öğretmeye koyulduğunu belirtir.”[12] Nişabur’da üç yıldan fazla süren bu ikinci öğretim döneminden sonra 503/1109 yılında Tus’a döndü ve telif çalışmalarını devam ettirdi. 14 Cemaziyelâhir 505 (18 Aralık 1111) tarihinde vefat etti.

 

Et-Tibru’l-Mesbûk fî Nasîhati’l-Mülûk

 

Gazzalî kitabın girişinde, her şeyden önce yöneticiye, inanç esaslarını anlatıyor. Burada ona, kendisinin mutlak güç olmadığı, her şeyin üzerinde yüce yaratıcının egemenliğinin bulunduğu hatırlatılıyor: “Ey sultan! Şunu biliniz ki; sizler yoktan yaratılmış bir varlıksınız. Sizin bir yaratıcınız var. O, bütün âlemin ve içindeki varlıkların yaratıcısıdır.”

Ayrıca yöneticinin Allah’a ortaklık ve denklik iddiası da olamaz. Allah’ın özellikleri birer birer ele alınır ve hiçbir yaratıkla benzerliği olmadığı üzerinde durulur.

“Adaletin Esasları” başlığı altında önce saltanat ve yönetimin önemi konusu vurgulanır. İnsanları yönetmenin değerini bilmek ve tehlikelerini öğrenmek gerekir. “Çünkü liderlik büyük bir nimettir. Eğer onu hakkıyla yerine getirirseniz, kendisinden sonra başka mutluluk düşünülemeyen bir saadete ulaşırsınız. Şayet onun hakkını yerine getirmeyip zulümden geri durmazsanız, kendisinden sonra ancak kâfirliğin olabileceği bir bedbahtlığa düşersiniz.”[13] Devlet yönetiminin değer ve büyüklüğü hakkında Peygamber Efendimizin söyledikleri aktarıldıktan sonra Gazzalî şu sonuca varıyor: “Durum böyle olduğuna göre; kişi için liderlik nimetinden daha büyük nimet yoktur. Onun ömrünün bir saati, başkasının ömrünün tamamı gibi kıymetlidir. Kim ki, bu nimetin kıymetini bilmez, zulüm ve nefsinin hevası ile meşgul olursa; onun Allah’ın (cc) düşmanları arasında olmasından korkulur.”[14]

Adalet, bu büyük nimetin korunmasında temel şarttır. Adaletin uygulanması için de birtakım yollar vardır. Bunlardan biri de “başkanın devamlı âlimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyaya aldanmış kötü âlimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü âlimler liderlere övgü yağdırıp onları boş övgü ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünya malına kavuşmak için, onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunu elde edebilmek için de hile ve aldatmalara başvururlar.”[15]

Sultanın sadece kendisini zulüm yapmaktan uzak tutması yetmez. Aynı zamanda yakınlarını, görevlilerini ve kapısında bekleyenleri de terbiye etmesi ve güzelleştirmesi gerekir: “Onların zulmüne razı olma, çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi, onların işlediği zulümlerden de hesaba çekileceksin.”[16] Devlet işlerinde görevli memurlar, ellerindeki imkânları dünyevi arzularına ulaşmak için kullanabildikleri gibi, ellerinde imkân bulunduran vali ve diğer yöneticileri çıkarları için kullananlar da bulunabilir. Zulüm ve haksızlık barındıran birtakım işlerini yapar veya onlara yaptırırlar. Böylece hedeflerine ulaşmak için kendilerini ve yöneticilerini ateşe atarlar. Şu halde yöneticinin önce kendisi adaletli olmalı, sonra da etrafındakilerin adalet çerçevesi içinde hareket etmelerini sağlamalıdır: “Adalet güneşinin ortaya çıkacağı ilk yer idarecinin kalbidir. Daha sonra bu güneşin ışığı onun ailesi ve özel çevresi içinde yayılır, sonra bu güneşin ışıkları bütün halka ulaşır.”[17]

Adalet aynı zamanda aklın yetkinliğini gösterir. “Aklın kemali; her şeyi asıl haliyle olduğu gibi görmen, işin içindeki gizli hakikati bilmen ve onun dış görüntüsü ile aldanmamandır.”[18] Buna karşılık zulüm, akılsızlığa işaret eder. Nitekim eğer dünya hırsı ile insanlara zulmediyorsan önce durup amacının ne olduğuna bakmalısın: Eğer güzel yemekler yemekse, bu bir hayvanî arzudur. Başına taçlar takmaksa, bu kadın tabiatlı olduğunu gösterir. Düşmana olan öfkeni tatminse, yırtıcı hayvan olursun. İnsanların sana hizmet etmesini sağlamaksa, cahil birisin. Çünkü akıllı olsaydın, sana hizmet edenlerin bunu kendi çıkarları için yaptığını anlardın. “Akıllı kişi her şeyin içine ve hakikatine bakar, dışı ile aldanmaz.”[19]

İdarecinin aynı zamanda öfkeden uzak durması, merhametli olması, halkın ihtiyaçlarıyla ilgilenmesi, israftan sakınması, şiddet ve sertlikten kaçınarak şefkat ve lütufla davranması, övgülere aldanmaması, yaptığını Allah rızasını gözeterek yapması gerekir. Öfkesi kabardığında af tarafını tercih etmeli. Bu ahlâk onda bir alışkanlık halini alırsa, peygamber ve velilere benzemiş olur. “Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy edindiğinde ise, yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun.”[20]

Liderlerin öfkesi genel olarak isimlerinin kötü anılmasından ve kendilerine dil uzatılmasından kaynaklanır. Onlar da bunu yapanları cezalandırmak üzere peşine düşerler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şu üç şey kimde bulunursa, onun imanı olgunlaşmış demektir: Kızgınlık anında öfkesini yenmek, hoşnutluk ve kızgınlık anında adaletli olmak, gücü yettiği halde affetmek”.

Yönetici her durumda kendisinin halktan biri ve başkasının da lider olduğunu düşünmelidir. Kendisi için razı olmadığı şeylere başkası için de razı olmamalıdır. Kendisi için razı olmadığı şeyleri onlar için hoş görürse, halkına ihanet etmiş ve emri altındakileri aldatmış olur.[21]

Sultan, bir ihtiyacı için kapısına gelen insanları küçümsememeli. Müslümanların ihtiyaçlarına cevap vermek, nafile namazlardan da önce gelir; onların ihtiyaçlarını bir an önce gidermek gerekir.[22]

Sultana: “Nefsini, övünülecek giysiler giymek ve hoş yiyecek yemek gibi şehevi arzularına alıştırma. Her şeyde kanaatkâr ol, çünkü kanaatsiz adalet olmaz” diye seslenen Gazzalî, yöneticinin israftan sakınmasını tavsiye etmektedir.[23]

Sultan, davranış ve ilişkilerinde şefkatli ve lütufkâr olmalı, şiddet ve sertlikten de kaçınmalıdır. Hz. Peygamber (sav): “Halkına şefkat göstermeyene Allah da şefkat göstermez” buyurarak şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Halkına lütufta bulunan lidere sen de lütufta bulun. Şiddet gösterene sen de şiddetli ol.”[24] 

Lider olan kişinin, kendisine gelerek övgüler yağdıran kişilere aldanmaması, sanki bütün halkın da o kişiler gibi düşündüğü yanılgısına kapılmaması gerekir. “Çünkü kendisini öven kimse, bunu ondan korktuğu için yapmaktadır. İdarecinin, halkın dilinde dolaşan kusurlarını ve asıl halini anlaması için, güvendiği kimseleri görevlendirip halkın içine göndermesi ve hakkında ne düşündüklerini sordurması gerekir.”[25]

Halkın yönetimini üstlenen kimse, dine aykırı hareket ederek insanların hoşnutluğunu aramamalıdır. İdarecinin kendisine gelen iki hasmı birden razı etmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Halkı kızdırma pahasına da olsa Allah’ın rızasını arayan kimseden Allah da, insanlar da razı olur. Hakkın gazabını çeken işlerle halkın hoşnutluğunu arayan kimseden, Allah da, insanlar da razı olmaz.”[26]

Buraya kadar iman ağacının kök ve dallarını anlattığını belirten Gazzalî, bundan sonra bu ağacı sulayan, besleyen, destekleyen ve güçlendiren iki kaynaktan söz edeceğini belirtiyor:

Bu kaynaklardan birincisi “dünyayı tanımak”tır. Sultan, dünyanın sonsuzluk yurdu değil, bir konaklama yeri olduğunu bilmelidir. Akıllı insan bu dünyada ihtiyacı kadarıyla yetinmeli, asıl olarak ahiretteki mutluluğu için çabalamalı. “İhtiyacından fazlası onun için öldürücü bir zehirdir”[27]. Helal malın hesabı, haramınsa azabı vardır. Dünyanın rahatlığı azdır; çoğu yorgunlukla geçer. Dolayısıyla ebedi mülkü bu kadar kısa bir hayata değişmek akıl kârı değildir. Dünyanın hali on örnekle anlatılır. Buna göre dünya aldatıcıdır, insana hep düşmanlık eder, cahili aldatmak için kendini süslü gösterir, herkesi oyalar, lezzet ve şehvetlerle insanı çepeçevre kuşatır, hep meşgul eder, hırsı artırır, geçici şeyler yüzünden kalıcı değerleri unutturur, çok kısa sürelidir ve hep hileler kurar.

İkinci kaynak ise “son anı iyi tanımak”tır. Bazı insanlar hep dünyayı gözetir, ona bağlanırlar ve sonlarını düşünmezler. Akıllı olanlarsa sonlarını, yani dünyadan nasıl ayrılacaklarını düşünürler. Böyle bir düşünce sultan için daha da gereklidir. “Çünkü onlar çoğu kez insanların canını yakarlar, (…) halkı korkuturlar, onların kalbine korku salarlar. Şunu unutma! Cenab-ı Hakk’ın yanında daha korkutucu bir memur olan Azrail var ki; kimse ondan bir kaçış yolu bulamaz”[28]. Burada, Sultan’ın, sonunu düşünmesi ve halka iyi davranmasıyla ilgili beş hikâye anlatılır.

Adalet ve Siyaset adını taşıyan bölümde Gazzalî, Allah’ın, devlet başkanlarını “insanların birbirlerine karşı taşkınlık ve düşmanlık yapmaktan korumak için” seçtiğini, düzen ya da düzensizlik ipini onların eline verdiğini, halkın faydasına olacak şeyleri onlara bağladığını ve kudretiyle onları en şerefli makama getirdiğini söylemektedir.[29] Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Hakkı ayakta tutan yöneticiler yeryüzünde Allah’ın gölgesidir”.

İnsanlara düşen görev, Allah’ın hakkı ayakta tutma görevi verdiği kimseleri sevmek, itaat ve bağlılık göstermektir. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne ve sizlerden olan emir sahiplerine itaat edin” (Nisa: 59) buyurmuştur.

Adaletli lider, insanlara adil davranan, zulümden ve fesattan kaçınan kimsedir. Zalim lider ise uğursuzdur ve saltanatı devam etmez. Bu yüzden “Mülk küfür ile devam eder, zulüm ile asla” denilmiştir. Dünyanın bayındırlığı da, harabiyeti de devlet adamlarının elindedir. “Eğer sultanlar Ezduşir (Ardaşir), Ferudun, Behram, Nuşirevan ve arkadan gelen Kisra hükümdarları zamanında olduğu gibi adil olurlarsa, dünyaları rahat ve huzurlu, insanlar da güven içerisinde olurlar. Fakat ne zaman insanlara zulmetmeye başlarlarsa Dehhak, Efrasiyab, Berezdikeni’l-Hatıî ve onların takipçisi hükümdarların zamanında olduğu gibi dünyaları harap olur.”[30] İyi ya da kötü olarak adı anılan bu hükümdarlardan hiçbiri bugün dünyada yoklar. Onlar ancak geride bıraktıklarıyla anılmaktadırlar. Öyleyse “İnsan, iyilik ve güzel ahlâk tohumunu ekip biçmeli, nefsinin çirkin ayıplarını yok etmeli, helak edici hatalardan kaçınmalıdır. Özellikle devlet adamları ve yöneticiler bu hususlara çok dikkat etmelidir…”[31]

Din ve sultan ikiz kardeş gibidir ve birbirinden ayrılmazlar. Devlet başkanı din tarafından hoş karşılanmayacak şeylerden sakınmalı, dinin korunması için çalışmalıdır. İnsanların kurtuluşu, devlet yöneticilerinin güzel icraatlarındadır. Yönetici halkın işlerine, az çok, büyük küçük demeden eğilmeli, sorunlarını çözmeye çalışmalıdır. Halktan güzel işler yapanları ödüllendirmeli, kötüleri ise cezalandırmalıdır. “Eğer sultan, yönetimde yetersiz ve kusurlu olur, bozguncuların önünü alamayıp onları kendi hallerine bırakırsa, diğer bütün şehirlerdeki işleri ve düzeni bozulur.”[32]

Halifeye “Emirü’l-Mü’minin” (Mü’minlerin Emiri) denmeye Hz. Ömer zamanında başlandığını belirten Gazzalî bu konuda şunları söylüyor: “Hz. Ebu Bekir’e ‘Resulullah’ın Halifesi’ deniliyordu. Hz. Ebu Bekir’in vefatından sonra görev Hz. Ömer’e geçince insanlar ona, ‘Resulullah’ın halifesinin halifesi’ demeye başladı. Bu şekilde hitap etmek çok uzun oluyordu. Hz. Ömer insanlara: ‘Ey Mü’minler! Bana Emir deyin, zira ben sizin emirlerinizi (işlerinizi) görmek için buradayım. Her ne kadar beni Mü’minlerin Emiri diye çağırsanız da, ben Hattab’ın oğlu Ömer’im dedi.”[33]

Gazzalî, sultanın birtakım oyunlardan ve içki içmekten uzak durması gerektiğini belirtiyor. Çünkü bunlar, sultanı halkın sorunlarıyla uğraşmaktan alıkoyar.[34]

Devlet ve iktidarın devamı için bir şart olarak halktan fazla vergi almamak gerektiğini söyleyen Gazzalî, sultanın, memurlarını kesinlikle halkın malına haksız yere el uzatmaktan engellemesi gerektiğini belirtiyor. Bu konuda birçok tarihi olay ve hikâye anlattıktan sonra şu sonuca varıyor: “Zaman, her geçen günden daha kötüdür. İnsanlar gaflet ve çirkin fiiller içerisinde, hükümdarlar da dünya ve mal sevgisiyle dolmuşlardır. Devleti idare edenlerin, kötü fiillerde bulunan insanlara karşı gaflet ve ihmalkârlık içerisinde bulunmaları felâket getirir.”[35]

İçinde bulundukları zamanda bütün halkın helâk içinde olduğunu, amel ve niyetlerinin bozulduğunu söyleyen Gazzalî, eğer liderlerin bu insanlar üzerinde bir düşünce ve otoritesi olmazsa, onları doğru yola getirmenin mümkün olmadığını belirtiyor.

Sultanın, seçkinlerin ve halkın kurtuluşu adalet iledir. Peygamber (sav): “Adalet dindendir” buyurarak bu gerçeği dile getirmiştir. Huzur ve güven içinde yaşamak adaletle mümkündür. Her amel adalet terazisinde tartılır, iyilikle kötülük birbirinden adaletle seçilir. “Göğü Allah yükseltti ve mizanı o koydu” (Rahman: 7) ayetinde geçen “mizan” kelimesinin adalet anlamında olduğu söylenmiştir. Bir başka ayette de “Kitabı ve mizanı hak olarak indiren Allah’tır” (Şura: 17) buyurularak yine adalete işaret edilmiştir.[36]

Yönetim ve iktidarın kaybedilmesine neden olan davranışlar, Gazzalî tarafından şu hikâye ile anlatılmak istenmiştir: Yönetim ve iktidarı elinden alınmış bir sultana: “Niçin devletin elinden çıktı, başkasına geçti ve yetkilerin yok oldu?” diye sorulduğunda şöyle demiştir: “Devletim ve kuvvetim ile gururlandım, kendi görüşüme ve yaptığıma razı oldum, istişareden uzak durdum, küçük yaştaki ehliyetsiz kimseleri büyük işlerin başına getirdim, vaktinde önlem almadım, ihtiyaç anında bir çözüm için fazla düşünmedim ve çare aramadım. Acele edilecek bir yerde, ele geçen fırsatı değerlendirmede ve ihtiyacı gidermede ağır davrandım, geri durdum. Bunun için başıma bunlar geldi.”[37]

Devlet yöneticileri darlığa, sıkıntıya ve şiddete düşen halka yardımcı olmalılar. Kıtlık zamanlarında veya fiyatlar aşırı yükseldiğinde bunu ihmal etmemelidirler. İnsanlar geçimlerini sağlayamaz duruma geldiklerinde ve kazanç kapıları kapandığında onlara her türlü yardımı yapmalı ve hazineden yararlanmaları sağlanmalıdır. “Halkının zayıf düşmemesi ve başka ülkelere göç etmemesi için sultan, yakın çevresi, hizmetçi ve görevlilerinden hiçbirisinin insanlara zulmetmesine fırsat vermemelidir. Aksi takdirde sultanın itibarı düşer, devletin geliri azalır, bundan, fiyatların yükselmesinden hoşlanan karaborsacılar istifade eder.”[38] 

Hiçbir devlet başkanının, yardımcısı olmadan içeride ve dışarıda başarılı olması ve iktidarını sevk ve idare etmesi mümkün değildir. Nitekim Allahu Teâla da Hz. Peygamber’e (sav) ashabıyla istişare etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Onlarla istişare et” (Al-i İmran: 159). Bir başka ayette de Hz. Musa’nın (as) şöyle dua ettiği haber verilmektedir: “Ey Rabbim, bana ailemden bir vezir (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u. Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir ve onu işime ortak kıl” (Ta-Ha: 29-32). Şu halde peygamberler bile yardımcıya ihtiyaç duyuyorlarsa, diğer insanların buna daha fazla ihtiyaçları vardır.[39]

Sultanın, yardımcısı olan vezirine karşı üç şekilde davranması gerekir:

1-      Onda bir sürçme ve hata gördüğü zaman cezalandırmakta acele etmemeli.

2-      Malı çoğalıp, hizmeti devletin her yanına yayıldığında servetine göz dikmemeli.

3-      Kendisine bir ihtiyaç bildirdiğinde onu karşılamada gevşek davranmamalı.

Yine Sultan, yardımcısına karşı şu üç şeye dikkat etmelidir:

1-      Kendisiyle görüşmek istediğinde buna izin vermeli.

2-      Bozguncuların onunla ilgili sözlerini dinlememeli.

3-        Sırlarını ondan gizlememeli. Çünkü iyi bir vezir, Sultanın sırlarının koruyucusu, ülke işlerinin takipçisi, hazine ve vilayetlerinin mimarıdır.  

Vezir ise bütün işlerde hayra yönelip kötülükten sakınmalıdır. Her hususta Sultana yardımcı olmalıdır. Eğer Sultan yanlış politika sahibi ise, onu güler yüzle, yavaş yavaş, doğru yola getirmeye çalışmalıdır.[40]

Vezir, bilgili, akıllı ve yaşlı birisi olmalıdır. Çünkü gençler her ne kadar akıllı olsalar da, yaşlı kimseler kadar tecrübeli olamazlar. Zaman içinde öğrenilen, tecrübe edinilen bütün ilim, bilgi ve hünerler büyüklerden öğrenilmiştir. Vezir, devlet yönetiminin süsüdür. Bu yüzden her türlü kötülükten uzak ve temiz olmalıdır. Vezirin uygulamalarının başarılı ve gidişinin güzel olabilmesi için şu beş özelliğe sahip olması gerekir:

1. Uyanıklık: Bu sayede her problemden çıkış yolu bulur.

2. İlim: İşlerin hakikatinin ortaya çıkması bu sayede olur.

3. Cesaret: Korkulmaması gereken hiçbir şeyden korkmamayı sağlar.

4. Doğruluk.

5. Sır saklama: Sultanın sırlarını ölünceye kadar gizlemelidir.[41]   

Sultanı seven ve ona karşı şefkatli olan her vezirin düşmanı çok olur. Sultan, hasetçi kişilerin veziriyle ilgili sözlerine itibar etmemelidir. Sultanda gördüğü doğru olmayan hareketleri kabalığa ve sertliğe gitmeden yumuşaklıkla düzeltmelidir. Nitekim Allahu Teâla, Hz. Musa ve Harun’u Firavun’a gönderdiğinde şöyle buyurmuştur: “Ona gidin ve kendisine yumuşak söz söyleyin” (Ta-Ha: 44).

Sultan, katı ve sert konuşsa bile vezir ona kin tutmamalı ve sabretmelidir. Vezir, hiçbir zaman yaptığı iyilikleri Sultana sayıp dökmemeli ve onu minnet altında bırakmamalıdır.[42]

Savaş siyasetine de değinen Gazzalî, Nuşirevan’ın şu sözünü aktarır: “Vezirlerin en kötüsü, savaşsız çözülebilecek devletlerarası bir mevzuyu, Sultanı harbe kışkırtarak savaşa zorlayandır. Çünkü savaş, ülke ekonomisini çökerteceği gibi masum ve günahsız canların telef olmasına da sebep olur.”

Vezir, sorunları diplomatik yollarla çözmeye çalışmalı, ancak başka hiçbir çare kalmamışsa ve önlemler sonuç vermiyorsa o zaman savaş yoluna gitmelidir. Savaştan sonra yenilen askerler hemen öldürülmemelidir. Çünkü diriyi öldürmek kolaydır; ölüyü diriltmek ise mümkün değildir. Eğer karşı tarafa esir düşen askerler arasında Sultanın yakın çevresinden birileri varsa, vezir onları fidye vererek veya satın alarak kurtarmalıdır. Bunu askerlere de duyurmalı ki savaşa giren askerlerin kalplerinde güven duygusu oluşsun. Vezir, savaş boyunca askerlere yetecek erzak toplamalıdır. Savaşçılara, savaş aletleriyle tatbikat yaptırılmalıdır. Askerlere yumuşak davranmalı, güzel sözler söylemeli, onların sorularını cevaplandırırken nezaketli olmalıdır.[43]

Devlet görevinde bulunan kâtiplerin de her bakımdan kaliteli insanlar olması gerekir. Gazzalî, önceki sultanlar ve hikmet sahiplerinin kâtibin şu on şeyi bilmeleri gerektiğini söylediklerini belirtir:

1-      Yeraltındaki suyun yüzeye yakınlığı.

2-      Bir problem hakkında hüküm çıkarma yetisine sahip olmak.

3-      Bütün mevsimlerde gece ve gündüzün uzama ve kısalma miktarlarını bilmek.

4-      Güneşin, ayın ve yıldızların hareketlerini bilmek.

5-      Güneş, ay ve yıldızların karşılaşma ve tutulma vakitlerini bilmek.

6-      Aritmetik, geometri, takvim ve yılın belirli gün ve haftalarını bilmek.

7-      Ziraatla ilgili (gübre ve ilaç gibi) şeyleri bilmek.

8-      Tabiplikten anlamak, ilaçları tanımak.

9-      Rüzgarın esiş yerlerini ve isimlerini iyi bilmek.

10-  Şiir ve kafiye ilmini bilmek.[44]

Devlet adamlarının ve yöneticilerin yüksek azmine de bir bölüm ayıran Gazzalî, bir diğer bölümde de hikmet sahiplerinden ibretli ve çarpıcı sözler aktarmıştır. Bunlardan birkaç örnek verecek olursak:

Hikmet ehlinden birisine “hangi şey daha yakındır?” diye sorulduğunda: “Ecel!” cevabını verdi. “Hangi şey daha uzaktır?” diye sorulunca da: “Emel!” diye cevap verdi.

Bir bilgine: “Ölüm ve uyku nedir?” diye sorulduğunda şu cevabı verir: “Uyku hafif ölüm, ölüm ise ağır uykudur”.

Hikmet ehlinden Ebu’l-Kasım şöyle der: “Dünyanın fitnesi şu insanlardan doğar: Her duyduğu haberi yayanlar, her habere kulak kabartanlar ve haberlerle yüz yüze gelenler. Bu üç grup, pişmanlıktan kurtulmaz”.

Aklın şerefi ve üstünlüğü konusuna da bir bölüm ayıran Gazzalî, Allah’ın kulları üzerindeki hükmünü iki alanda toplayabileceğimizi belirterek bunların ilâhi emirler ve yasaklar olduğuna işaret eder. Her ikisi de aklın varlığına bağlıdır ve bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “Ey akıl sahipleri! Allah’tan korkun” (Maide: 100; Talak: 10). Görüldüğü gibi burada Allah’ın hitabı akıl sahiplerinedir. İnsan ne kadar bilgili olursa olsun, akıllı davranmadığı sürece kendini küçük düşürür. Ayrıca akıl, imanın başı, ortası ve sonudur. Akıl, dünyadaki güneş gibidir; o da bütün güzelliklerin kalbidir. Akıl her insanda güzeldir; büyük insanlarda ise daha da güzeldir. Akıl, ağaçtaki yaşlık gibidir; ağaç yeşil olduğu sürece güzel kokular yayar, çiçek açar, tatlı meyveler verir. İnsanlar ağacı bu şekliyle severler. Onunla rahat ve huzur bulurlar. Ağacın suyu kesilip yaprakları kuruduğunda kesip odun yapmaktan başka bir işe yaramaz. İnsan da böyledir. Aklı kıvamında, vücudu sağlam, sohbeti bereketli, ziyareti hoş olduğu zaman faydalı olur. Fakat akıllı davranmaz ve cahillik ona üstün gelirse artık onun yaşaması doğru değildir; ayıbını ancak ölüm örter.

Gazzalî, kitabının son bölümünü kadınlarla ilgili nitelik ve hallere ayırmıştır. Burada evlenilecek kadınlar, mutluluğun edepte olması, cömertlik, Allah rızasını tercih etme, tesettüre riayet, iffetin korunması, kanaat, karı-koca hakları, hanıma düşen görevler gibi konular ele alınmıştır.

 

 

[1] Bkz. Antony Black, Siyasal İslam Düşüncesi Tarihi, s. 140.

[2] Age., s. 148.

[3] Gazzâlî, Bâtınîliğin İçyüzü, s. 2.

[4] Age., s. 107.

[5] Gazzalî, İtikad’da Orta Yol, s. 175.

[6] Gazzâlî, Bâtınîliğin İçyüzü, s. 108.

[7] Gazzalî, İtikad’da Orta Yol, s. 175-176.

[8] Gazzâlî, Bâtınîliğin İçyüzü, age., s. 109.

[9] Gazzalî, İtikad’da Orta Yol, s. 177.

[10] Gazzâlî, Bâtınîliğin İçyüzü, s. 111.

[11] Age., s. 111-112

[12] Mustafa Çağrıcı, “Gazzâlî”, TDVİA, c. 13, s. 493.

[13] Gazalî, Yöneticilere Altın Öğütler, s. 43.

[14] Age., s. 45.

[15] Age., s. 53.

[16] Age., s. 61

[17] Age., s. 63.

[18] Age., s. 63.

[19] Age., s. 65.

[20] Age., s. 65.

[21]Bkz., age., s. 72.

[22] Bkz. age., s. 73-74

[23] Bkz. Age., s. 74.

[24] Bkz. Age., s. 75.

[25] Age., s. 76-77.

[26] Age., s. 78.

[27] Age., s. 80.

[28] Age., s. 93.

[29] Age., s. 107.

[30] Age., s. 110-111.

[31] Age., s. 111-112.

[32] Age., s. 125.

[33] Age., s. 137.

[34] Bkz. age., s. 159.

[35] Age., s. 171.

[36] Bkz. age., s. 173.

[37] Age., s. 187.

[38] Age., s. 191.

[39] Bkz. age., s. 197-198.

[40] Bkz. age., s. 199.

[41] Bkz. age., s. 202.

[42] Bkz. age., s. 204.

[43] Bkz. age., s. 205-206.

[44] Bkz. age., s. 211-212.



Bu yazı 4054 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI