Bugun...
İSLÂM SİYASET DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE YAZILAR - 14. Abdi’s-samed el-Osmânî ez-Zencanî


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 04-12-2017 19:13

el-Letâifu’l-alâiyye fi’l-fedâili’s-seniyye

Abdi’s-samed el-Osmânî ez-Zencanî

Zencânî, Sultana Öğütler -Alâeddin Keykûbat’a Sunulan Siyasetnâme-, Haz. H. Hüseyin Adalıoğlu, Yeditepe Yayınevi, 2005.

İbnü’l-Esir’in “Tatarların hadisesini kaleme almaktan yıllarca çekinip durdum. Bu olayları kaydetmeyi hiç de istemiyordum. Bazen bunu yazmanın gereğine inanıyor, bir adım ileri atarken, iki adım geri atıp vaz geçiyordum. İslam’ın ve Müslümanların ölüm haberlerini ve başlarına gelen büyük felâketi yazmak kimin kolayına gelebilir? Keşke annem beni doğurmasaydı, keşke bu felâketten önce ölüp gitseydim… Büyük ve dehşet verici olay ve muazzam musibet, gün ve gecelerimizi kararttı, hayatımızı perişan etti, bölgede yaşayan bütün insanları ve özellikle Müslümanları kökünden kazıdı” şeklinde tasvir ettiği Moğol istilâsının önünden kaçanlardan biri de Zencanî idi.

Zencanî, kitabının başında bu olaylara şu şekilde değinir:

Zamanın felâketi beni rahatsız edip Ermenistan’dan çıkmaya zorlayınca, sıkıntılar omuzlarıma çöktü ve talihsizliğimden dolayı keder yakama yapıştı. Arzu pınarları, ümitsizlik gözyaşları ile çıktı. Fırsatların kaynağı, keskin bir kılıç belasına dönüştü. Günler yüzünü ekşitti. Kötülükler alnını kararttı. Selâmet burnu tıkandı. Keramet dili suskunlaştı. Refah eli harab oldu. Saadet ayağı kaydı. Sevinç göğsü daraldı. Umutlu gözlerim ümitsizlik yaşları ile doldu. Yaralar olgunlaştı. Sarsıntılar belimi büktü. Felâketlerden dolayı ayakta duramaz oldum ve çöküntüye uğradım. Güvenlik akamete uğradı, ümitler suya düştü ve bunlar arasında tamamen boğuldum. Böylece bu bölgenin havası bozuldu.

Düşüncemi en kötü düzeyde ve vesveselerin zirvesindeyken gözden geçirmeye başladım. Birden aklıma şu geldi: “Bir yerde sıkıldığın zaman o yeri değiştir. Eğer yeni yer de dar gelirse, orayı da değiştir. Bilmiyor musun ki, cilalanmış ayna bile kullanılmadığı zaman tozlanır…” Bu düşünceli durumda iken içimden şu geçti: “Kalbimle konuşursam içinden inciler döken dalgalara tesadüf ederim ve dalga dalga faydalarla karşılaşırım”. Ben de dizginimi, kalbimin arzusuna bıraktım. İçimden bir ses bana, gidilecek en doğru yerin, bahse değer en önemli ülkenin ve sultanı en geniş imkânlara sahip olan, halkına adalet ve iyilikle davranan fazilet, neseb, adalet ve yeterlilik konusunda diğer sultanlardan üstün olan bir sultanın başında bulunduğu bu ülke olduğunu fısıldadı…[1] 

İsim ve künyesinin sonundaki Zencanî nisbesi, onun İran’ın kuzey bölgesindeki Zencan şehrinden olduğunu gösteriyor. Burası Hemedan, Azerbaycan ve Gîlan bölgeleri arasında yer alan bir vilâyet merkezidir.

Zencanî’nin hayatıyla ilgili ayrıntıları tam olarak bilemiyoruz. Ancak, “Bu döneme ait klasik tabakat kitaplarının sıkı bir taraması ve bunların yanında tevafuken yazma eserlerden elde edilecek yeni malumat bu konudaki bilgimizi değiştirebilir”.[2] Yazarının ifadeleriyle eser, Alâiyye’de (Alanya) 625/1228 senesinin Zilkade ayında tamamlandığına göre, bu tarihte hayatta olan Zencanî’nin yaşadığı zaman dilimini yaklaşık olarak tahmin edebiliriz. Bu da 12. yüzyılın son çeyreği ile 13. yüzyılın ilk yarısı arasında olabilir. “Ayrıca, Alanya’nın 1221 tarihinde Sultan I. Alâeddin Keykubâd tarafından ele geçirildiği nazar-ı dikkate alınırsa, müellif bu tarihten sonra Alâiyye’ye gelmiş olmalıdır. Müellifin eseri takdim ettiği Selçuklu Sultanı da Alâiyye’yi fetheden ve Anadolu Selçuklu Devleti’ni doruk noktasına çıkaran I. Alâuddîn Keykubad’dır; müellif ismini Alâu’d-dîn Keykubâd b. Ğıyâsu’d-dîn Keyhusrev b. Sultân Kılıçarslân olarak vermektedir (öl. 4 Şevvâl 634/31 Mayıs 1237)”.[3]

 

el-Letâifü’l-Alâiyye fi’l-Fedâili’s-Seniyye

Kitabın başında yazar, adını Ahmed b. Sa’d el-Osmânî olarak vermekte, eserinin adını da el-Letâifü’l-Alâiyye fi’l-Fedâili’s-Seniyye koyduğunu söylemektedir. Ferağ kaydında eserin başkent Alâiyye’de, müellifi Ahmed b. Sa’d b. Mehdî b. Abdi’s-samed el-Usmânî tarafından 625/1228 senesinin Zilkade ayında tamamlandığı belirtilmektedir.

Zencanî, eserini sunduğu sultanın sıfatlarını saydıktan sonra ismini, Alâu’d-dünyâ ve’d-dîn Keykubâd b. es-Sultân es-Saîd eş-Şehîd Ğıyâsi’d-dünyâ ve’d-dîn Keyhüsrev b. es-Sultân es-Saîd Kılıçarslan olarak kaydetmektedir. Bir itiraf olarak eserde zikrettiği şeylerin çoğunun nakil olduğunu, düzenli bir tasnife de sahip olmadığını söylüyor.

 “Cennete özendirme ve cehennemden sakındırma” başlığını taşıyan birinci bölümde “daha çok Dünya ve Ahiret hayatının karşılaştırılması yapılmakta; neticede denge için itidal (adalet) tavsiye edilmektedir”.[4]

İkinci bölüm “Sultanların halka karşı adaletli olmaları ve soylarının zikri” başlığını taşır. “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı ve yakınları gözetmeyi emreder; kötülükten, çirkinlikten ve haddi aşmaktan men eder. Tutasınız diye size öğüt verir” (Nahl: 90) ve “Allahü Teâlâ yeryüzünde adaletten daha değerli bir şey yaratmadı. Adalet, Allah’ın yeryüzündeki terazisidir. Kim buna uyarsa Allah onu cennete koyar” gibi ayet ve hadisler sıralanır, Hz. Ömer’den adalet örneği verilir. Melik’in kâinattaki ontolojik yeri şu şekilde belirlenir: “Resulullah şöyle buyurmuştur: “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir. Her mazlum ona sığınır. İlâhi gölgenin işaretleri, adalet ve halka merhametli davranmakla ortaya çıkar”.[5]

Allah’ın sultana verdiği yetkiye karşılık  “onun da Allah’ın bu nimetlerin karşı halka iyi davranması gerekir. Zira onlar muhafaza edilmesi ve haklarının gözetilmesi için Allah’ın emanetidirler. (…) Halkına adalet ve iyilikle davranarak Allah’a itaat etmiş olacağından, halkı da kendisine itaat eder”.[6]                 

Erdeşîr b. Bâbek’in sözlerini aktarmak suretiyle din-devlet birlikteliğine dakkat çeken Zencanî, “din ve mülk (devlet, YK) birbirini destekler, bunlardan yalnız biriyle düzen kurulmaz. Zira din esas (temel), mülk de onun bekçisidir. Her mülke bir temel, her temele de bir bekçi gerekir. [Temeli olmayan kayıp, bekçisi olmayan yıkıktır]”.[7] 

Bir bilge şöyle demiştir: “Sultan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah’a isyan ederek hilafetini devam ettiremez”. Rum filozoflarından biri İskender’e şunları yazmıştır: “Dinini mülküne tercih et, mülkünü dinine değil. Dünyada ahiretini kurtarmak için çalış, dünyanı kurtarmak için ahiretini heba etme”.[8]

Sultanın gerekliliği konusunda şu görüşleri ileri sürüyor: “Sultan olmasaydı, kötüler iyilere musallat olur, ayak takımı değerli insanlara tasallut ederdi. Kalpler isyana ve düşmanlığa yönelir, insanlar tecavüze ve zulme başlardı. İstek ve arzular muhtelif, görüşler farklı olduğundan insanlar kargaşaya düşerlerdi. İyi kötüden, hak batıldan ayrılmazdı. Onun heybetiyle fitne, zulüm ve sıkıntılar ortadan kalkar. O iyi olursa işler de yolunda gider; o kötü olursa halk da kötü olur”.[9]

Muaviye, Ahnef b. Kays’a: “Zaman nasıl bir zamandır?” diye sorunca, ondan şu cevabı alıyor: “Ey Emirülmüminin, zaman sensin. Sen salih olursan, devir de iyi olur. Sen bozuk olursan zaman da kötü olur”. Öyleyse sultan zamanın ayarı gibidir. Hz. Peygamber, iyi bir zamanda doğduğuna işaret etmek için, adaleti iyiliğin ölçüsü yaparak: “Ben, âdil bir Melik zamanında doğdum” demek suretiyle, kâfir de olsa, halkına adaletle davranın bir sultanın zamanında doğmuş olmakla övünmüştür. Bu, “âdil bir sultana şeref ve övünç kaynağı olarak yeter”.[10]

Adil sultan, halkına zulmetmemek için, onları isyana yönelecek nedenlerden uzak tutar. Bunun da iki yolu vardır: Halkını adalet ve intikam arasında tutmak. Merhamet, halkın itaatini sağlar; korku ise onları isyankârlıktan alıkoyup itaate sevk eder. “Bu ikisini yaparak topluma hem ümit verir, hem korku salar. Böylece de saltanatı yücelip memleketi ve yardımcıları düzene girer”.[11] İskender, Hint filozoflarına: “Cesaret mi, adalet mi daha üstündür?” diye sorduğunda, filozoflar: “Adalet olduğunda, cesarete gerek yoktur” diye cevap verdiler.[12]

Bu arada ünlü “adalet çevrimi”, Zencanî tarafından da tekrarlanır: “Hükemadan birisi demiştir ki: Din ülkeyle (mülk), ülke orduyla, ordu malla, kuvvet kazanır. Mal beldelerin mamurluğuyla, beldelerin mamurluğu halka adaletli davranmakla değer kazanır (sağlanır)”.[13]

Devlette sürekliliğin, geçmişle bağlantının koparılmadan devam ettirilmesi önemlidir: “Bahtiyar sultan, selefinin izinden giden, onların iyi işlerini devam ettiren, onların kitaplarını, hayat hikâyelerini, seferlerini inceleyip okuyan kimsedir. Zira selef, tecrübe ve itibarı çok ve uzun ömürlü kimselerdi”.[14] Şu halde, geleceğin inşasında en önemli unsur olan geçmişin bilinmesi için iyi bir tarih eğitimi şarttır.

“Müellif’in şu ifadesi ilginçtir: “Bana ulaşan tarih kitaplarına göre Mecûsîler dünya işlerine dört bin yıl hükmettiler. Yönetim (memleket) ellerindeydi ve bu kuşaklar boyu yönetilenler arasında sürdü, onların işlerini eşitlik esasına göre (bi’s-seviyye) düzenlediler. Onlar zulmü kötü, zorbalığı çirkin kabul ediyorlardı. Rivayete göre (fi’l-haber), Davud (a.s.)’a şöyle vahyedilmiştir: “Kavmine Fars (Acem) meliklerine sövmeyi yasakla, çünkü onlar dünyayı imar ettiler ve kullarıma vatan kıldılar” denmektedir”.[15]

“Sultanların soyları” başlığı altında, Hz. Adem’den itibaren yeryüzünde hüküm sürmüş kralların listesi verilir. “Müellifin bu fasılda verdiği bilgiler gayet dikkat çekicidir. Şöyle ki: Rivayete göre, Hz. Adem’in çocukları çoğalınca, onlardan ikisini seçti. Bunlar Şît ve Keyvumert (?)’di. Şît din ve ahiret işlerine baktı (hafıza). Keyvumert ise, dünya ve yönetim (memleket) işlerini üstlendi (vellâ). Dolayısıyla o, dünyadaki ilk meliktir. (…) [Bundan sonra] Keyvumert’ten başlayarak 46 melik’in ismini ve yönetim süresini verir. Burada önemli melik ve süreleri verilirse; Keyvumert 30 sene; ilk defa cinlerle savaştığı söylenen üçüncü melik Tahmurt (?) 30 sene; eğeri, silahı, savaş techizatını keşfeden ünlü dördüncü melik Cemşîd 700 sene; dokuzuncu melik olan ve İran’a hükmeden Afrâsîyâb’ı, Türkler Kankâ Alb olarak isimlendirirler. Cesur, gece orduları harekete geçirebilen, ülkeleri atlılarla tarumar eden Afrâsîyâb, İranşehr’de 12 yıl hüküm sürmüştür. XV. melik olarak Kuştâb, Zerdüşt mezhebine inanan bir kimseydi ve 120 yıl hüküm sürmüştü. XVII. melik olarak XVI. melik İsfendiyâr’ın kızı Mumâ (?)’yı zikretmektedir. Görüş ve tedbir sahibi olan Mumâ’ 17 yıl hükmetmiştir. XX. melik İskender er-Rûmî’dir. Onun diğer adı Zû’l-karneyn’dir. 36 yıl hükmetmiştir. Yeryüzünü dolaşmış ve çok uzak yerlere seferler düzenlemiştir. Birçok acâibi ve ğarâibi görmüş, pek çok ülkeyi feth ve meliklerini kahr etmiştir. XXXVIII. melik Ca’mâsb (?) el-Hakîm ünvanını taşır. Hikmet, zekâ ve zerafet (kiyâse) sahibi olan bu melik aynı zamanda, ilmu’n-nucûm’da bilgindi. Bu ilimde sahih ahkâm takvimi bulunan melik, 1 yıl 6 ay hüküm sürmüştür. XXXIV. melik ünlü Kisrâ Enûşirvân’dır. Adâlet, insaf ve ihsan sahibi olmasıyla ün kazanan bu melik 48 yıl hükmetmiştir. 36 sene hükmeden XLVI. melik Yezdicerd, Acem’in son melikidir. Onun döneminde Emîru’l-müminîn Ömer b. el-Hattâb hilafetinde Allah Müslümanları İran’ı fetih ile nimetlendirmiştir. Müellif cümlelerini şöyle tamamlar; bu melikler, dünya dostları ve yeryüzü melikidirler. Dünyada yüksek mertebe ve derecelere ulaşmışlar, ancak sonra geçip gitmişlerdir. Cesedleri yok olan bu meliklerin sadece isimleri bâki kalmıştır”.[16]

Üçüncü bölüm, “Zulmün vahameti, âfetleri ve kötülüklerden sakınma” başlığını taşır.[17] “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin, adaletli davranın, zira takvaya en yakın olan adalettir” (Maide: 38) ve “Kıyamet gününde insanların Allah’a en takın ve sevgili olanı âdil idarecidir. Kıyamet gününde Allah’ın en kızgın olduğu ve en şiddetli azaba uğrayacak olanlar zalim idarecilerdir” gibi ayet ve hadisleri, sonra da tarihten adalet örnekleriyle, adalet konusunda bilgelerin sözlerini aktaran Zencanî, adâletin merkezî önemini vurgular. Bütün siyasetnamelerde tekrarlanan ve artık deyim haline gelmiş olan bir gerçek burada da kendine yer bulur: “Basiret sahiplerine aşikârdır ki, halkına insaflı davranmayan, zulmü adaletinden çok olan bir devletin payidar olması mümkün değildir. Hükemadan biri şöyle demiştir: ‘Bir devlet küfürle devam edebilir, ama zulümle asla’”.[18]   

İftiracıların sözüyle hareket etmek büyük bir zulüm ve adaletsizliktir. Gerçekte devletin en azılı düşmanları onlardır. Sultan şunu yi bilmelidir: “İftiracı (jurnalci) bu işi üç şeyden biri için yapar. Ya kimin hakkında iftira atıyorsa aşırı hasedinden dolayı veya bu işi sultana yaklaşma vesilesi olsun diye, ya da iftira attığı (…) kişiden öç almak için yapar. Üç durumda da yalanından ve hıyanetinden emin olunmaz”.[19] Nitekim Mensûru’l-Hikem’de, “jurnalci, lehine çalıştığı kişiye karşı yalancı, aleyhinde çalıştığı kişiye karşı haindir” denilmiştir[20].

Zencanî, sultanın, iftiracıların güvenilmez sözlerine aldanarak valileri hakkında karar vermemeleri, bunun yerine idarecilerin durumunun araştırılıp incelenmesi gerektiği görüşündedir. “Müellife göre Sultan zulmeder, doğru yoldan saparsa yönetilenlerin arasına korku girer; korkudan dolayı yerlerinden ayrılmaya başlarlar. Bu sebepten gelir (ğallât) azalır, yakınmalar (‘âhât) artar. Çünkü zulüm ortamında ‘nimet’i bulmak kolay olmaz. Konu ile ilgili bir hikâye anlatan müellif şu hükmü verir: İslâm’dan sonra en yüce nimet sıhhat ile haddini aşmama ve zulümden emin olmadır. Bütün bunlar da Sultanın adâleti, siyaseti ve yönetilenlerin hepsine merhametle muamele etmesiyle mümkün olur”.[21]

Dördüncü bölümde ahlâk ve ahlâk ilkeleri ele alınmıştır. Bu konuda temel örnek, yüce Allah’ın “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzere yaratıldın” (Kalem: 4) buyruğuyla övdüğü Resûlullah’tır. Zencanî, onun uygulanabilir özelliğini dikkate alarak bir ahlâk tanımı yapar; bu bakımdan o, çok sonraları Avrupa’da savunulan Faydacı (Utilitarist) ahlâk görüşünün ilk tohumlarını atanlardan biri gibidir: “Güzel ahlak, ancak doğurduğu sonuçlar ve faydalar ile anlaşılır”.[22] “Zahirî ahlak (el-hulku’z-zâhir) hakkındaki bilgi, ancak tezahürlerinin (eşkâl) bilgisinin bütünü elde edilerek tamamlanır. Benzer şekilde batınî ahlak (el-hulku’l-batın) hakkındaki bilgi de, ancak evsafının ve hasletlerinin bilgisinin tamamına ulaşılarak elde edilir”.[23]

Ahlâk iki kısımdır: birincisi, insanın doğuştan getirdiği fıtrî huy, ikincisi ise sonradan kazanarak doğasına yerleştirdiği kesbî huy. İyi bir asalet ve menşee sahip olduğu için, Sultanların doğuştan olan huyları halka nisbetle daha özeldir ve daha etkilidir[24].

Saltanat ahlâka göre şekillendiği için, bir sultan veya bir yöneticinin ahlâklı olması gerekir. Fakat, “ahlakı, tab’a veya mizaca teslim olarak ıslah etmek mümkün değildir. Ancak nefis terbiyesi (tehzib) ve istikamet üzere olma (takvim) ile ıslah gerçekleşir, dolayısıyla hepsi istikamette olur. Çünkü bazı huylar doğuştan (hulkun matbun) bazı huylar da suni’dir (tahallukun masnu’un). Doğuştan olan huylar tab’ ve insiyaktır (tab’ ve ğarîze), sun’i olan huy edinme ise öykünme (tetabbu’) ve yapmacıktır (tekellüf). İnsan belki de iyi huyu kendinden zannedip ahlakî incelikten beri kaldı; doğru olanı da ifsad etti”.[25]

Ahlâkın birtakım faziletleri ve sağladığı sonuçlar vardır. Bunların başında akıl ve adalet gelir. Bu ikisi arasında da, yine bunların kontrolünde bulunan âdil yönetim, öfkeden kaçınmak, yumuşak huyluluk, ezadan sakınma, doğruluk, yeminden ve hasetten kaçınma, ahde vefa, yardım, merhamet, iyi geçinme ve iyilikte bulunma gibi diğer faziletler bulunur. “Akıl onları yönlendirir (yüdebbir), adalet ise yerleştirir (yukarrir)”.[26] Zencanî, akıl tarafından yönlendirilen, adalet tarafından da yerleştirilen ve bir hükümdarda bulunması şart olan bu özellikleri birer birer ele alır.

“Sultanların ve Halifelerin güzel sözleri, yöntemleri ve hakimiyet süreleri” başlığını taşıyan beşinci bölümde yazar, “Allah içinizden iman edenleri ve salih amel işleyenleri yeryüzünde halife yapacağını vaad ediyor. Tıpkı onları korkudan sonra emniyete çıkardığı gibi” mealindeki Nur suresinin 55. ayetiyle konuya giriş yapıyor ve ilk dört halifeden başlayarak tarih sıralamasına göre kendi dönemine kadar bütün halifelerin güzel davranış ve hikmetli sözlerinden örnekler veriyor.

Hz. Ebu Bekir, emirü’l-müminîn olarak ilk isimlendirilen Hz. Ömer, Osman ve Ali, sözleri, yazıları, vaazları ve şiirleri, Hasan, Hüseyin. Muaviye ve Emevi halifeleri. Müellif burada Muaviye’nin oğlu Yezid’in sözlerini eleştiriyor ve Allah’a sığınıyor. Ömer b. Abdülazziz için ise zehirlendiğinin söylendiğini belirtiyor. Sonra Abbas oğulları.[27]

Altıncı bölüm, “Yüce sultanların hikâyelerinden bir demet ve yüce himmet sahibi olanların himmetini artırma” başlığını taşıyor. Burada yüce ruhluluk (âlicenaplık) örnekleri veriliyor. Zencanî’ye göre âlicenaplık, kişinin nefsini yükseltmesi, heva ve hevesini azaltması, ahlakî rezaletten korunmasıdır.

Yedinci bölümde “vezirler, yardımcıları ve memleket yönetimindeki sorumlulukları” ele alınıyor. “Bütün sultan ve meliklerin saltanat ve idare işlerinde bir vezire ihtiyaçları vardır. Zira idareciler işlere tek başına güç yetiremezler, zamanlarını tamamen o işlere ayıramazlar. Yol gösterici bir vezir olmaksızın idareyi yürütmek, fesattan hâli olmaz. Yalnız kendi görüşü ile işleri yürütmeye çalışan hatadan çok az kurtulur”.[28] Bu çerçevede müşâvere  kavramı üzerinde durulur: Allah, Peygamberine: “İşlerinde istişare et” (Al-i İmran: 159) buyurmuştur. Resulullah (sas) de “Sırf kendi görüşü ile bir insan bedbaht olur, istişare yapan ise bedbaht olmaz” sözüyle istişarenin önemini göstermiştir. Hakîmlerden biri şöyle demiştir: “Sırf kendi görüşü ile yetinen tehlikeli bir iş yapmış olur. Zira tek görüşle yetinmek çoğu kere insanın ayağını kaydırır. Tek akılla yetinmek, insanı çoğu kere yanlış yere götürür.[29] Vezir ve devlet görevlilerinde bazı özellik ve erdemler bulunmalıdır: “Vezir akıllı, yumuşak huylu, edepli, mutedil ahlaklı, uygun davranışlı, çabuk kavrayışlı, düzgün görünümlü, çok görüşlü, doğru düşünceli, ihtirassız, hüsnü tedbir sahibi olmalı, bütün bunlar hem olgunluk, hem de yücelik sıfatlarıdır”.[30] Bunların hepsinin itibari olduğunu söyleyen yazar, asıl olanın ilim ve dirayetten sonra ehliyet (kifâyet) olduğunu belirtir. Kişinin kabiliyet ve ehliyetinin de soylu olup olmamasıyla bir ilgisi yoktur. “Kendi yeterliliği olmayana, babasının nesebi  (soyu) fayda vermez. Bir kimsenin gayreti çoksa, ortam da müsaitse yeteneği ve yüksek dirayeti ile layık olduğu mertebelere ulaşmaya çalıştığında, bu yerlere gelmesinde bir beis yoktur. (…) şan ve şerefin atalarının şerefinden değil, kendinden olsun”.[31] Şu halde soyluluk temel şart değil, bulunması tercih edilen bir şarttır. “Asıl itibar edilmesi gereken şey, nesep değil yeterliliktir. Zira nesep yönünden kifayeti olsa bile, yürütülecek işlerde kendi yeterliliği aranır”.[32]

Devlet karşıtlarının en kolay ve uygun yolla önlerinin kesilmesi, kontrol altına alınarak çatışmaya ve savaşa götürmeden olayların önlenmesi de vezirin yeterliliğinin göstergesidir.[33] Böylece genel olarak siyasetname yazarlarının, savaşın en son çare olduğu görüşüne Zencanî de katılmaktadır. Nitekim o, Enuşirvan’ın şu sözünü benimseyerek aktarıyor: “En kötü vezir, savaşmadan durumu kurtarmak mümkün olduğu halde, sultanı savaşa sürükleyendir”. Çünkü normal bir durumda savaş, birikmiş malları yok eder ve insanların helâkine sebep olur.[34]

Vali ve kadıların ele alındığı sekizinci bölüme, Nisa suresinin 59. ayeti ile başlanır. Burada geçen ulu’l-emr’den kasıt umerâ ve ulemâdır. Dolayısıyla vali ve kadılar da, itaat edilmesi gereken kimselerdir. Zencanî, vali ve kadı gibi diğer yöneticilerde bulunması gereken siyasi ve ahlâki özellikleri de sayar ve aynı zamanda bunların sultan tarafından teftiş edilmesi gerektiğini savunur: “Sultanın, rabbinin emaneti olarak, idaresini kendisine verdiği kullarının durumunu gözeterek, valilerin ve bölge yöneticilerinin teftişine önem vermesi, memleket idaresinin temel kanunlarındandır”.[35]

Elbette bu göreve seçileceklerin işinin ehli kişiler olması gerekir. Nitekim hukemadan biri şöyle demiştir: “Kim önemli işlerini yeteneksiz insanlarla yaparsa, o amelini zayi eder ve durumuna halel getirmiş olur”.[36]

Zencanî’nin vali ve kaymakamların sahip olması gerekli özelliklerini saydıktan sonra söylediği şu şikâyet sözleri de ilgi çekicidir: “Bu şartlara riayet etmek, kadılar ve valiler için gerekli olmasına rağmen, zamanın kadı ve valileri bunlara pek riayet etmemektedirler”.[37]

Dokuzuncu bölüm, “Sultanların halkın durumunu gözetmesi ve diğer toplum tabakalarının durumu” başlığını taşır. Yönetim açısından halkın sınıflara ayrılması geleneği, Zencanî tarafından da devam ettirilir. Halk, yani yönetilenler dört sınıfa ayrılır: 1. Alimler (Ulemâ): Dinin direkleri (erkân) şeriatın yardımcılarıdır. Onlar İslamın kaidelerini güçlendirir ve ahkamın ilkelerini sağlamlaştırırlar. İşte bunlar salih alimlerdir. 2. Şeyhler ve salihler (Meşâyih ve Sulehâ’): İhsanda bulunma ve saygı konusunda bunlara âlimlere davranıldığı gibi davranılır. Çünkü onlar ahiret ehlidirler. Onlar için güzel zanna sahip olunmalı, onların fesad üzere olduğu sanılmamalıdır. 3. Halk ve tacirler (Sûkat ve Tuccâr). 4. Çiftçiler (Harrâs): Onlar toprağın sahibi ve ehl-i meskenettirler.[38] Bu son sınıf insanlar, korunmaya en fazla muhtaç olanlardır.

Onuncu ve son bölümde Zencanî “affetmek, merhamet, üstlenilen görevi yerine getirmek ve gerçeği görmek” üzerinde durmaktadır. Adeta kitabın yazılış amacını oluşturan bu bölümde ele alınan af ve merhamet konusu, hükümdarın bağışlama fiilinden çok, adaleti yerine getirmesini ifade eder. Bu durumda yasa, doğru bir şekilde uygulanmalı, suçun cezası verilmelidir. Ancak affedilecek suçlar bulunduğunu da unutmamak gerekir ve bu anlamda da affetmek adaleti uygulamaktan daha faziletli bir davranış olabilir. Af ile adaletin bu şekilde birbiriyle yarışan iki erdem halinde ele alınması da ilginçtir: “Af, fazilettir ve merhameti olanlar ulaşır. Allah’ın hadlerinden (çiğnenmesi yasak olan sınırlar) bir hadde karşı olmadıkça, devlete zarar vermedikçe ve hükümdara zararı dokunmadıkça fazilet, af ile ortaya çıkar ve bu yüzden adalet (suçun tam karşılığını vermek) ortadan kalkar”.[39] Şu görüş de kişisel af yanında, devletin genel affı konusunda da dikkat çekicidir: “Meliklerin âdeti, günahkârlar suçlarını itiraf ettikleri takdirde, onlara müsamaha göstererek affetmek ve merhamet dilendiğinde de cezadan vazgeçmektir”.[40]  

Eseri Türk düşünce dünyasına ilk olarak bir yazma eser tanıtımı olarak yazdığı “Sultan Alâuddin Keykubâd’a Sunulan Siyasetnâme: el-Letâifu'l-‘alâiyye fi'l-fedâili's-seniyye” başlıklı makaleyle tanıtan değerli bilim adamlarımızdan İhsan Fazlıoğlu, burada, nüsha tanıtımının ötesinde, kitabı ana hatlarıyla mükemmel bir şekilde özetlemiştir. Öneminden dolayı, makalenin sonunda yaptığı “eserin değerlendirilmesi”yle ilgili bölümün son paragraflarını okuyucularımızla paylaşıyoruz:[41]

el-Usmânî'nin eserinde dikkat edilmesi gereken önemli noktalar şu şekilde özetlenebilir: Her şeyden önce eser en genel anlamıyla devlet yönetimi hakkında ve bu yönetimi üstlenen sınıf için kaleme alınmıştır. Müellifin dibace kısmında da belirttiği gibi herbir konu için önce ayet, sonra hadis, daha sonra sahâbe ve tabi‘în sözleri ile filozofların düşünceleri ve tarihî tecrübe/malumat (haber) verilmiştir. Yeri geldiğinde müellif de “Müellif der ki, deriz ki” gibi girizgâhlarla kendi görüş ve yorumunu icmâlî olarak serdetmektedir (...).

Bu açıdan, Müellifin, konular için hangi ayetleri, hadisleri ve sahabe-tabiin kavillerini seçtiğini tespit etmek, bu seçimin arkasındaki siyaseti, dönemin siyasî anlayışını ve bu anlayışın dinî meşruiyyet ile ilişkisini incelemek için önemlidir. Buna bağlı olarak ayet ve hadislerin dizilişi ve değerlendirilişi bile zihniyeti tespit etme açısından önem kazanmaktadır.

Bunun yanında eserde konularla ilgili verilen şiirler siyaset meseleleri ile ilgili veciz ifadelerin tespiti açısından ilgi çekmektedir. Müellif çoğu kez verdiği şiirin şâirini de zikretmektedir (...).

Müellifin tarihi örneği Fârisî tarihidir. Bu açıdan eserde serd edilen Fârisî merkezli tarih anlayışı ile Anadolu Selçuklu Devleti’nde bilinen Fârisî görevlilerin hakimiyeti, Farsça’nın resmi dil oluşu, Fârisî-Türkmen gerginliği, Anadolu Selçuklu Sultanlarının ünvanlarının bile Fârisî menşeli olmasının dayandığı Tarih anlayışı tahlil edilebilir. Çünkü Müellif diğer İslam kaynaklarında da görülen “tek anlamlı bir tarih kavramı”na ve buna bağlı olarak da “cihanşumul tarihi bakış açısı”na sahiptir. Ancak değinildiği üzere burada merkezde olan Fars tarihidir. Nitekim müellifin 27a-30a arasında verdiği bilgiler bu açıdan dikkat çekmektedir. Müellif yeryüzündeki ilk hükümdar diye takdim ettiği Keyvumert’ten son hükümdar Yezdicerd’e kadar sadece Fârisî çizgiyi vermekte, istisna olarak Türklerin Kanka Alb (Alper Tunga) olarak isimlendirdiğini söylediği Afrâsîyâb’ı ve Zu’l-karneyn olarak adlandırdığı İskender’i zikretmektedir. Ancak bunların zikredilişi, ikisinin de belirli bir süre Fârisî toprakları yönetmesiyle ilgilidir. Burada müellifin özel bir maksada matuf olmadan sadece Fârisî tarihi çizgiyi verdiği söylenebilir. Ancak Müellifin (26b)’deki; “Bana gelen tarih kitaplarına göre Mecûsiler dünya işlerine dört bin yıl hükmettiler. Yönetim (memleket) ellerindeydi ve bu kuşaklar boyu yönetilenler arasında sürdü, onların işlerini eşitlik esasına göre (bi’s-seviyye) düzenlediler. Onlar zulmü kötü, zorbalığı çirkin kabul ediyorlardı. Rivayete göre (fi’l-haber), Davud (a.s.)’a şöyle vahyedilmiştir: “Kavmine Fars (Acem) meliklerine sövmeyi yasakla, çünkü onlar dünyayı imar ettiler ve kullarıma vatan kıldılar” denmektedir ” şeklindeki ifadeleri, nasıl bir tarih anlayışına sahip olduğunu ve buna bağlı olarak ne tür bir mesaj vermek istediğini tartışmaya mahal bırakmaksızın açıklamaktadır. Yani kısaca müellif dünya tarihini doğrusal olarak ve cihanşümul bir bakış açısıyla Fârisî tarihe göre düzenlemektedir. Gerçi müellif Yezdicerd ile beraber, Hz. Ömer’in döneminde İran topraklarının müslümanlar tarafından fethiyle, Fârisî tarihini İslam tarihine eklemlemektedir. Ancak söylenenler, diğer milletlerin müellif tarafından dikkate alınmadığını göstermemektedir; tersine burada söylenen merkezde olanın ve vurgu yapılanın ne olduğu konusudur. Nitekim Müellif önemli örneklerini başta İran olmak üzere Hind ve Yunan tarihî ve hükümdarlarından getirmektedir. Bu örneklerde; İskender (Zu’l-karneyn, 35b, 70b-71b), Hz. Ömer, Hz. Ali, Muaviye (73a), Harunu’r-Reşîd (83b), Memun (39b), Yahya b. Halid el-Bermekî (80b-83a) yanında Erdeşîr b. Bâbek (69b-70b, 77a), Kisrâ Enûşirvân (71b, 72a, 77b), Perviz (72a), Hürmüz b. Şâbûr (78a), gibi merkezî yerde, ağırlıklı olarak İran hükümdarları bulunmaktadır. Ayrıca Enûşirvân’ın vezirinin adı Yûnân olarak verilmektedir (19a, 22a). Müellif diğer alıntılarını genel olarak şu şekilde yapmaktadır; Hakîmu’r-Rûm (34b, 40a), Feylosufu’r-Rûm (76b) Hakîmu’l-Hind (76b), Aristoteles (35b, 89b), Sokrates (36a, 88a)... Diğer alıntılarını ise “hakîmler demiştir ki (26b, 32a, 40b), denilmiştir ki (37a, 72a), belağatçılar demiştir ki (46b), Arap uleması dedi ki (39b), rivayete göre (27a), bize ulaşan tarih kitablarına göre (19a), hikâye edilmiştir ki (44b, 71a) şeklinde vermektedir. Bunların yanında Mensûru’l-Hikem adlı bir eserden alıntı yapmaktadır (33b, 47a-47b, 75a).

 Klasik devlet anlayışı “adâlet” kavramı, modern devlet anlayışı “hürriyet” kavramı etrafında şekillenir. Müellif de devlet anlayışında adâleti merkeze almaktadır. Adâlet konusunda örnek hükümdar olarak Hz. Ömer’in yanında Kisrâ Enûşirvân’ı vermesi ise ilginçtir. Gerçekten de tarihte Enûşirvân adâlet örneği bir hükümdar olarak görülmüş ve birçok hükümdar ona benzetilmiştir. Mesela, ünlü alim Ali Kuşçu bile el-Muhammediyye fi’l-Hisab adlı Fatih Sultan Mehmed’e sunduğu matematik eserinin dibacesinde Fatih’in adâletini “... eyne Enûşirvân min ‘adlihi ...” cümlesiye ifade etmektedir[42].

 Bu tanıtma yazısında incelenmekte olan yazma eserin, kanaatimizce, en müşkil cümleleri, yukarıda özet tercüme kısmında da verdiğimiz, yaprak 27a’da bulunmaktadır. Müellif, şöyle demektedir: “Rivayete göre: Hz. Adem’in çocukları çoğalınca, onlardan ikisini seçti. Bunlar Şît ve Keyvumert’di. Şît din ve ahiret işlerine baktı. Keyvumert ise, dünya ve yönetim işlerini üstlendi. Dolayısıyla o dünyadaki ilk meliktir”. Bu cümlelerde, her şeyden önce, Hz. Adem’in din işleri için Şit’i, dünya işleri için de Keyvumert’i görevlendirdiği söylenmekle, din işleri ile dünya işleri arasında çok belirgin bir ayırım yapılmaktadır. Gerçi müellif, yine özet tercüme kısmında verdiğimiz, yaprak 16b’de “Mülk (devlet ve din ikiz kardeştir. Biri olmadan diğerinin kıvâmı olmaz. Çünkü din esas, mülk bekçidir. Mülk için esas, esas için ise bekçi gereklidir. Çünkü esası olmayan kayıp, bekçisi olmayan yıkıkdır” diyerek mülk ile dini ikiz kardeş yapmak ve birinin varlığını diğerine bağlamakla bu belirginliği bulanıklaştırmaktadır; ancak ayırımın olduğu bilgiler daha sonraki yapraklarda gelmekte ve bu ayırımdan, müellif tarafından, yukarıda da vurgulandığı gibi, doğrusal, tek anlamlı ve cihanşümul bir tarih anlayışı türetilmektedir. Bu çerçevede müellifin yaprak 32’da verdiği şu cümlesi de dikkat çekmektedir: “Mülk küfür ile baki kalabilir, ancak zulüm üzere baki kalamaz[43] .

Müellifin yukarıda verilen cümleleri, ilk bakışta din işleri ile dünya işleri arasında kesin bir ayırım yaptığını göstermektedir. Din ile Dünya arasında yapılan bu ayırım yine ilk nazarda bir tür laisizmi çağrıştırmaktadır. Ancak dikkatli bir okuma, din ile dünya arasında yapılan bu ayırımın, Kartezyen dualiteye dayalı laisizmdeki gibi bir ayırım olmadığını, yani dinin kendi başına, dünyanın da kendi başına kaim iki ayrı unsur olarak görülmediğini, tersine dinin dünya ile, dünyanın da din ile kaim olduğunu gösterir. Buna göre: din işleri ile dünya işleri birbirinden ayrıdır; bu açıdan din ile mülkün ikiz kardeş olması onların aynılıklarına değil tersine ayrılıklarına delalet eder; ancak ikiz kardeşlik de köklerinin aynı olduğunu gösterir. Dolayısıyla, özet olarak, din ile dünya kökleri aynı, kendileri ayrı ve fakat birbirleriyle kaim yani tek başına varolamayan iki alandır. Buna göre müellifin ifadeleri şu şemayla özetlenebilir; 

Âdem

(Din ve Dünya)

 

    Şit                   Keyvûmert

(Din)         +     (Dünya)

 Bu siyasetnamede verilen bilgiler ve bunlara dayalı olarak oluşturulan şema; aynısıyla Osmanlı dönemi din ve dünya anlayışına da tatbik edilebilir. Nitekim Osmanlı döneminde de din ve dünya birbiriyle kaim iki ayrı unsur olarak telakki edilmiş; dini temsil eden Şeyhülislâm (yani Şit) ile dünyayı temsil eden Sadrı’azam (yani Keyvûmert) Padişah’ın (yani Âdem) şahsında birleşmişlerdir. Dolayısıyla şema şu şekli almıştır: 

Padişah

(Din ve Dünya)

 

Şeyhülislâm        Sadrı’azam

  (Din)          +      (Dünya)

 

 

 

[1] Zencanî, Sultana Öğütler, s. 76.

[2] İhsan Fazlıoğlu, “Sultan Alâuddin Keykubâd’a Sunulan Siyasetnâne”, Dîvân, İlmî Araştırmalar Dergisi, 1997, Sayı: 3, s. 225.

[3] Agm., s. 225-226.

[4] Agm., s. 227.

[5] Zencanî, Sultana Öğütler, s. 101.

[6] Age., s. 101.

[7] Age., s. 102.

[8] Age., s. 102.

[9] Age., s. 102-203.

[10] Age., s. 103.

[11] Age., s. 104.

[12] Age., s. 105.

[13] Age., s. 116.

[14] Age., s. 109-110.

[15] İhsan Fazlıoğlu, agm., s. 228.  

[16] Agm., s. 228-229.

[17] Bkz. Zencanî, age., s. 121.

[18] Age., s. 124

[19] Age., s. 126.

[20] Age., s. 126.

[21] İhsan Fazlıoğlu, agm., s. 229-230.

[22] Zencanî, age., s. 133.

[23] İhsan Fazlıoğlu, agm., s. 230.

[24] Zencanî, age., s. 133.

[25] İhsan Fazlıoğlu, agm., s. 230.

[26] Agm., s. 230.

[27] Bkz. agm., s. 232.

[28] Zencanî, age., s. 203-204.

[29] Age., s. 204.

[30] Age., s. 205-206.

[31] Age., s. 206.

[32] Age., s. 207.

[33] Age., s. 208

[34] Age., s. 208.

[35] Age., s. 212

[36] Age., s. 213.

[37] Age., s. 217.

[38] İhsan Fazlıoğlu, agm., s. 234.

[39] Zencanî, age, s. 236.

[40] Age., s. 228.

[41] İhsan Fazlıoğlu, agm., s. 236-239.

[42] Ali Kuşçu, el-Muhammediyye fi'l-Hisâb, Ayasofya nr. 2733/2, yaprak 74a. Bu eserin mukaddimesinde (73b-74a) Fatih'e yapılan övgüde, Fatih ayrıca İskender ile de karşılaştırılır: “Eyne Enûşirvân min 'adlihi ve İskenderu fi ilmihi ...".

[43] Burada "din ü devlet, mülk ü millet" deyişi hatırlanmalıdır.



Bu yazı 3731 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI