Bugun...
İSLÂM SİYASET DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE YAZILAR - 8.Ebü'l-Hasan el-Mâverdî


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 19-08-2017 01:19

el-Ahkâmu's-Sultâniye

Ebü'l-Hasan el-Mâverdî

Mâverdî, Ebü'l-Hasan el-, el-Ahkâmu's-Sultâniye (İslâm'da Hilâfet ve Devlet Hukuku), çev. Ali Şafak, Bedir Yayınevi, 1976;.Siyaset Sanatı (Nasihatü'l-Mülûk), çev. Mustafa Sarıbıyık, Ark Kitapları, 2004.; Yönetimin Esasları, çev. Mehmet Ali Kara, İlke Yayıncılık, 2. Baskı, 2008.

 

Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Mâverdî, H. 364’de (974) Basra’da doğdu. Babası gül suyu (mâ’ü’l-verd) işiyle uğraştığı için Mâverdî lakabıyla tanınmıştır. İlk fıkıh eğitimini memleketinde Mu‘tezile âlimi Abdülvâhid b. Hüseyin es-Saymerî’den aldı. 398 (1008) yılından önceki bir tarihte Bağdat’a giderek tahsilini sürdürdü. Nîşâbur yakınlarındaki Üstüvâ’da ve diğer bazı yerlerde kadılık yaptıktan sonra Bağdat’a döndü. Fıkıh, usûl-i fıkıh, tefsir ve ahlâk dersleri verdi, hadis rivâyet etti. Basra Camii’nde de bir ders halkasının olduğu anlaşılmaktadır.

Mâverdî’nin, kariyerinde -birbirlerine baba-oğul kadar yakın olduklarını bildirdiği- İbn Ebü’ş-Şevârib ailesinin en son kâdılkudâtı Ahmed b. Muhammed’in katkısı olsa gerektir. Halife Kâim-Biemrillâh tarafından 422 (1031 veya 423/1032), 428 (1037) ve 435 (1043–44) yıllarında Büveyhî emîrleri Ebû Kâlîcâr, Celâlüddevle ve Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e muhtelif konularda diplomatik görevlerle gönderildi, emîrlerin ikram ve ihsanına mazhar oldu. Elçilikleri sırasında meliklere doğru bildiği hususlarda yapıcı eleştiriler yöneltmekten çekinmedi. Mesela 423’de (1032) Ebû Kâlîcâr’ın “sultân-ı a‘zam” ve “mâlikü’l-ümem” ünvanlarını almak istemesine, bunların hilâfet makamına lâyık ünvanlar olduğu gerekçesiyle karşı çıktı. Halife, 429 Ramazanında (Haziran 1038) Celâlüddevle’ye “şehinşah-ı a‘zam/melikü’l-mülûk” (şahlar şahı) ünvanını verince halkın tepkisini çekti. Gelişmeler üzerine mesele hakkında fetvâsı istenen âlimler arasında bulunan Mâverdî, Celâlüddevle’ye yakınlığıyla tanınmasına rağmen bu duruma karşı çıktı; dinî gayretten kaynaklanan bu tavrı sebebiyle emîrin bile takdirlerini kazandı. Halife aynı yıl Mâverdî’yi İslâm tarihinde ilk defa olarak “akda’l-kudât” (kadılar kadısı) ünvanıyla ödüllendirdi. 437’de (1045) Reîsürrüesâ İbnü’l-Müslime’nin vezirliğe getirilmesinden sonra diplomasi sahnesinden çekilen Mâverdî, kendisini tamamen ders verme ve eser yazma faaliyetlerine adadı. 30 Rebîülevvel 450 (27 Mayıs 1058) tarihinde Bağdat’ta vefat etti ve Bâbüharb semtindeki kabristana defnedildi. Kaynaklarda vakar, hilim, hayâ, tevâzu, ihlâs, ferâset, analitik zekâ gibi vasıflarla nitelenmiştir.[1]

Mâverdî fıkıh, tefsir, akâid, Arap dili ve edebiyatı, siyaset ve ahlâk gibi çeşitli konularda birçok eser yazmıştır. Burada konumuzu ilgilendiren beş eserinden söz edeceğiz. Bunlardan, Kavânînü’l-vizâre ve siyâsetü’l-mülk veya Edebü’l-vezîr adını taşıyan kitabı, vezirliğin tanımı ve çeşitlerini, vezirin niteliklerini, yetkilerini ve yükümlülüklerini ele alır ve vezirlere öğütlerden oluşur. Hüseyin Hüsnü b. Sâlih el-Bosnevî tarafından Zînetü’s-sadâre fî tercemeti âdâbi’l-vizâre adıyla ve Şirvânîzâde Mehmed Rüşdü Paşa tarafından da Düstûrü’l-vüzerâ Tercümesi adıyla yapılmış birer Türkçe tercümesi bulunmaktadır. İslâm ahlâkının bir nebze Grek felsefesi ve daha çok Fars hikmeti katılarak fıkıhçı titizliği ve edip inceliğiyle işlendiği; din, dünya ve nefis edebinin incelendiği Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde[2] ise Mâverdî:

Olağanüstü bir sezgiyle toplumsal ve siyasi düzenin (salahu’d-dünya: dünyevî düzen) kaynaklarının özetini yapar. Yapıtında adab edebiyatı ile felsefenin siyasi kuramını bildiğini göstermektedir. Bu kaynaklar şunlardır: (1) ‘insanın arzularını kontrol altında tutan kurumsllaşmış bir din’, (2) “Güçlü bir hükümdar (sultan) (…) çünkü güçlü bir hükümdarın üstün otoritesinin korkusu olmasa ne din, ne de akıl kendi başına insanları yanlış yapmaktan veya adaletsiz olmaktan alıkoyabilir”; (3) ‘karşılıklı sevgiyi ve otoriteye boyun eğmeyi (ve) (…) ülkenin refahını sağlamak için adalet.’ Bu astlara, Allah da dahil olmak üzere üstlere ve eşitlere adaletli davranmayı içermektedir. Miskeveyh gibi Mâverdî de bunu ‘ılımlılık veya denge (itidal) (…) iki aşırılığın ortası’ dediği şeyle bir tutmaktadır. Bundan sonra ihtiyacımız olan şeyler şunlardır: (4) ‘evrensel bir güven duygusu yaratan kanun ve düzen’; (5) ‘kaynak ve gelir bolluğundan kaynaklanan genel ekonomik refah’. Bu iktidar çemberinin ayrıntılı bir şekilde açıklanmış haliydi ama Maverdi buna son olarak (6) ‘tüm üretim faaliyetlerinin (…) uygarlığın ve sürekli ilerlemenin önkoşulu olan sonsuz umudu’ ekledi. Din, akrabalık ve dostluk toplumsal dayanışmanın üzerine inşa edildiği ‘karşılıklı yakınlığın (ülfet)’ temelleridir. Böylelikle Maverdi burada çağdaş Müslüman toplumunun değerlerine özel bir vurgu yaparak devlet, din ve adaletin birbirine bağımlı olduğu yolundaki İran görüşünü dile getiriyordu.[3]   

Mâverdî’nin aynı konudaki diğer üç kitabının üzerinde ise biraz daha ayrıntılı olarak duracağız.

 

el-Ahkâmü’s-sultâniyye

 

Muhtemelen 437 (1045) yılından sonraki bir tarihte yazılan ve yazarın uygulamalara tepkisini yansıtmakla birlikte, esasen teorik nitelikli bir ihyâ tasarısı özelliği taşıyan kitap, genelde anayasa, idare, maliye ve devletler hukuku kapsamına giren bazı konuları ele almaktadır.[4] El-Ahkâmü’s-Sultâniye, “daha önce bir Kelâm meselesi olarak üzerinde durulan veya kısmen ele alınan ‘Siyaset Teorisi ve Devlet idaresi’ni İslâm tarihinde ilk defa müstakil”[5] olarak işleyen bir kitap olma özelliği taşımaktadır.

Kitabın girişinde, Allah’ın hükümlerinin İslâm toplumunun her türlü ihtiyaçlarının giderilmesi gibi, siyasi ve idari işlerin yürütülmesi için de yeterliliği ve Hilâfet’in, bu hükümlerin uygulanması için devletin temel kurumu olduğu belirtiliyor. Milletin uyacağı kuralların tatbiki, başta bulunun Halife aracılığıyla mümkündür. Devlet başkanı kamunun işlerini belirlemede, yürütmede, topluluğun yararına olan işleri yapmakta bu kurallara başvurur ve ancak onlarla yürütebilir.[6]

Mâverdî, eserinin tarihsel şartlarla ilişkisine atıfta bulunarak yazılma nedenini şu önemli sözlerle açıklamaktadır: “Diğer insanların haklarına saygı gösterme yönündeki isteğinin şekillenmesi, yargı ve yürütme faaliyetlerinde adaletini sergilemesi için kendi hak ve görevlerini tanımlayan hükümlerle ilgili hukukçuların görüşlerini öğrenebilsin, haklarında sonuna kadar dayatabilsin, görevlerini tamamen yerine getirebilsin düşüncesiyle kendisine itaat etmenin zorunlu olduğu kişinin emrine uyarak kitabımı bu konuya adadım”.[7] Mâverdî’nin, adını vermeden “itaat etmenin zorunlu olduğu” şeklindeki ifadesinden, kendisinden böyle bir kitap yazmasını isteyenin halife olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Kâdir Billah veya Kâim Biemrilah’tan biridir. “Hangisi olursa olsun, bu kitabı yazdırmadaki amacın, bilhassa onların tarihi misyonları dikkate alındığında, sadece bilgi sahibi olmaya yönelik olduğunu söylemek pek makul görünmemektedir. Öyle anlaşılıyor ki, el-Kadir veya el-Kaim, hilafet ve Sünniliği canlandırma çabalan içinde iken, hilafet ve devlet hakkında bir kitap yazdırmanın, amaçları için faydalı olacağını düşünmüşlerdir”.[8]

Halife Kâdir Billah (991–1031) ve oğlu Halife Kâim Biemrillah (1031–1075) dönemleri, 334/946’dan sonra başlayan, Bağdat halifelerinin Büveyhî emirlerince sıkı kontrol altında tutulduğu Hilâfet krizinin nispeten gevşemeye başladığı bir zaman dilimidir.  Bilindiği üzere Abbasi hilâfeti dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren görünür bir gerileme dönemine girmiş, halifelerle komutanlar arasında güç ve iktidar mücadeleleri başlamış, dolayısıyla eyaletlerde başıbozukluk kendisini göstermiş, en sonunda da, merkezle siyasi ve mali ilişkileri giderek zayıflayan otonom mahalli idareler ortaya çıkmaya başlamıştır.[9] Halife Râdî dönemine (322–329/934–940) gelindiğinde, Abbasilerin doğrudan yönetiminde bulunan topraklar Irak ve Huzistan’dan ibaret kalmış, diğer bütün bölgeler mahalli hanedanların eline geçmişti.[10] Sonunda bu iki bölgede de başına buyruk hareketler başladı, “topladıkları vergileri çeşitli bahanelerle hilâfet merkezi Bağdat’a göndermeyip kendi hazinelerinde tutmak isteyen vâliler ve vergi mültezimleri (dâmin) ortaya çıktı. Bu durumda vergi toplayamadığı için askerlerin maaşını ödeyemez hale gelen halîfe Râdî, idarî ve malî sorunları çözmek için sık sık vezirlerini değiştirmesi bir işe yaramayınca, Vâsıt emiri Muhammed b. Râik’i 324/936’da emîrü’l-ümerâ (komutanlar komutanı) tayin ederek, devletin yönetimini onun eline teslim etmek zorunda kaldı. Böylece Abbasî hilâfeti târihinde “Emîrü’l-Ümerâlık Devri” diye bilinen ve Bağdat’ın Büveyhîler’in eline geçtiği 334/945–946 yılına kadar on yıl devam eden bir dönem başlamış oldu. Halîfe ve vezirin giderek güç ve etkinliklerini kaybetmeye başladıkları bu dönemde, halîfe tarafından kendisine hilat, bayrak verilen ve adı Cuma ve bayram hutbelerinde halîfeninkinden sonra zikredilen emirü’l-ümerâ, ordu komutanlığı, mâliye, vâlilerin tayin ve azli gibi devlet işleri ile ilgili her alanda neredeyse son sözü söyleyen bir kimse haline geldi. Halîfenin ihdâs ettiği bu müessese, devletin karşı karşıya bulunduğu idarî ve malî meseleleri çözememesi bir tarafa, bazı komutan ve liderlerin ortaya çıkarak emirü’l-ümeralık makamını ele geçirmek için mücadele etmelerine sebep olmuş ve yedi defa el değiştirmiştir. Emirü’l-ümeralık için yapılan ve devleti askerî ve ekonomik bakımdan iyice yıpratan bu mücadele, Şiî Büveyhîler’in 334/945-946’da Bağdat’a yürüyerek Abbasî hilâfet merkezine hakim olmalarına sebep olmuştur.[11] Şii Büveyhîler’in Sünnî Abbasî hilâfetinin merkezine hâkim olmaları, yaklaşık yüz yıl sürecek bir “Şiî Büveyhîler’in Vesayeti Altında Sünnî Abbasî Hilâfeti” dönemini başlattı. Büveyhîler Abbasi hilâfetini ortadan kaldırabilecek güce sahip olmalarına rağmen, birçok nedenden dolayı Abbasilerle birlikte bir yönetimi tercih ettiler.

Ortaya çıkan bu ikili yapıda, Abbasî halîfesi hukuken devlet başkanı ve İslâm ümmetinin reisidir. Tüm Büveyhî topraklarındaki câmilerde okunan Cuma hutbelerinde ve Büveyhî sikkelerinde halîfenin adına yer verilerek onun bu konumu teyit edilmiştir. Büveyhî emirleri ise, hukuken, siyasi, idari, askeri ve mali alanlarda halife tarafından görevlendirilmiş vâlilerdir; halîfenin verdiği yetki belgesi (ahd) ve diğer hakimiyet alametleri ile görevlerini yaparlar ve onun adına tasarrufta bulunurlar. Gerçekteyse Abbasi halifeleri, daha önceden birer birer ellerinden alınan yaptırım gücünden geride kalanları da kaybetmişlerdir. Öyle ki, söz gelimi vezirlik kurumu, artık halifeye değil, emire bağlı hale gelmiş, “Devletin mâliyesi üzerindeki gücünü kaybeden halîfeye Büveyhî emiri muayyen bir maaş veya tahsisat bağlamış, şahsî işleri ve servetinin idaresi için de bir kâtip tayin etmiştir. İstemediklerini hilâfetten uzaklaştıran Büveyhî emirleri aynı zamanda kimin halîfe olacağında da bir dereceye kadar belirleyici olmuşlardır. Kısaca hukukî otorite ile hâkimiyet/güç, bu dönemde, fiilen, tamamen olmasa da, birbirinden ayrılmış görünmektedir”.[12]

Ancak Kâdir Billah ve Kâim Biemrillah dönemlerinde, Gazneliler ve Selçukluların büyük siyasî-askerî güçler olarak ortaya çıkmalarıyla Büveyhilerin zayıflama sürecine girmesi, bu halifeleri “bu üç hanedan arasında dengeli ve dikkatli bir palitika izleyerek, seleflerine göre daha etkili roller üstlenmeye, inisiyatif kullanmaya ve hilâfeti içinde bulunduğu kötü durumdan olabildiğince kurtarmak için çaba sarf edip mücadele etmeye sevketti. Bu mücadele sürecini, (…) Gazneliler’in 389/998-999’da Horasan’a hakim olmalarından Tuğrulbey’in Bağdat’a girdiği 447/1055 yılına kadar geçen yaklaşık altmış yıl ile sınırlamak mümkündür”.[13]

Hamilton A. R. Gibb, bu gerçekten yola çıkarak, daha önce Büveyhî emirleriyle yaptıkları anlaşmalarda halifelerin özel görevli memuru ve sözcüsü olduğu bilinen Mâverdî’yi, böyle bir kitap yazmaya yönelten gücün de yine onlar olduğunu söylemektedir. Gibb’e göre Mâverdî’nin görüşleriyle ister uyuşalım, ister uyuşmayalım, “koyu bir Abbasi davası taraftarının dürüst ve samimi inanışı olarak bunları saygıyla karşılamak zorundayız.[14]

Kitabın birinci bölümünde Halife tayini ve hukukî durumu ele alınır. İmâmet adı da verilen Hilâfet, “din ve dünyaya ait işlerin yürütülmesi için Nübüvvete halef olarak konulmuş, kabul edilmiş bir müessesedir”.[15] Devlet başkanına uymanın aklın emri olduğunu söyleyenlere göre devlet başkanına uymak, halkı kötülüklerden ve zulümden uzaklaştırır. Çünkü halife, taraflar arasındaki anlaşmazlık ve düşmanlıkları çözer. İdareciler olmazsa halk son derece karışık, bayağı, zulümler içinde yüzen bir hayat geçirmek zorunda kalır. Cahil insanlar idareci olursa, toplum kötülük ve anarşiden kurtulamaz, rahat bulamazlar. Bütün bunlar akılla düşünülecek hususlardır. Ancak Devlet başkanına uymak aklın değil, dinin zorunlu kıldığı bir konudur: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerinede itaat edin” (Nisa: 59).[16] Vahyin zorunlu tuttuğu bir halifeye uyma emri, aynı zamanda aklen de kabul edilen bir yükümlülüktür. 

Önderliğin bu iki yolla açıklanması, akıl ve dinin birbirine karşı iki ayrı güç oluşturmasından değil, ikisinin de insanı etkileyen faktörler olmasındandır. Mâverdî, kendi zamanındaki, aklı ön plana çıkararak İmametin ona dayandığını savunan Mutezile’ye karşı Eş’arî’nin görüşüne uymaktadır.  “Maverdi ne filozofların siyasi toplumun kaynakları ve varoluş nedeni üzerine görüşlerini, ne de kamu otoritesinin akılcı temelini reddediyordu. Üzerinde ısrarla durduğu şey Müslümanlar için belirlenen bu özel kamu otoritesinin sadece vahiy yoluyla bilinebileceğiydi: İslamiyet’te liderlik akıl yoluyla anlaşılamaz. Aklın bize söyleyebileceği tek şey adaletsizlikten ve  ‘dostluk bağlarını koparmaktan’ kaçınmamız gerektiğidir; yani Maverdi Edebü’d-Dünya ve’d-Dîn’de dile getirdiği görüşlerini sürdürüyordu. Ancak aklı bize Liderin Batılılara ‘ruhani’ veya ‘dini’ gibi görünen ama çoğu aynı zamanda çok açık bir şekilde toplumsal ve siyasi olan diğer önemli işleri hakkında bir şey söyleyemez. Bunların arasında şunlar bulunuyordu: Toplu ibadet, Hac, fitre ve zekât, kadıların atanması, tarım ve sulama, toprak sahipliği, bürokrasi (divan) ve ekonomik hayatı da kapsayacak şekilde kamu ahlakı konularında düzenlemeler yapmak”.[17]

Devlet başkanının varlığı ve onun hakkında bilgi, savaş ve ilim öğrenmek gibi bir farz-ı kifâyedir. İslâm topluluğunun bir kısmı bu görevi yerine getirince diğerleri de bu borçtan kurtulurlar. Bu görevin yerine getirilmesi, yani İmamet makamının doldurulması için iki grubun varlığı zorunludur. Birincisi, nitelikli seçiciler topluluğu, ikincisi de İmam seçilecek kişilerdir. Seçiciler adı verilen grubu, bugünkü şekliyle, geniş halk kitleleri olarak anlamamamız gerekir. Bunlar belirli sayıdaki insanlardır ve hatta bazen gerekli özellikleri taşıyan kimselerin zor bulunması halinde tek kişi bile olabilir. Seçicilerin, (a) her yönü ile doğru bilinen, âdil birer kişi olmaları, (b) Halife adayında aranılan şartları bilmeye yeterli ilim sahibi ve (c) birden fazla halife adayı arasından hangisinin amme işlerini idareye muktedir, bu işleri daha iyi yapacağını bilecek bir görüşe sahip olması gerekir.[18]

Halife seçilecek kişide ise şu yedi şart aranır:

1- Her bakımdan âdil bir kişi olmak.

2- Hilâfet görevi içine giren bütün işlerde, hükümlerinde ve kararlarında ictidadda bulunabilecek derecede ilim sahibi olmak.

3- Bütün organlarının, bu organlarla yapılacak ve anlaşılacak işlerin kolaylaşması açısından sağlam olması.

4- Hareket etmeye, hızla oturup kalkmaya engel olan organ sakatlıklarından uzak olması.

5- Kamu işlerini idareye, halkın sevk ve idaresini anlamaya yarayan düşünce ve bilgiye sahip olmak.

6- Savaşa, topluluğu korumaya imkân veren güç, kuvvet ve cesarete sahip olmak.

7- Kureyş soyundan olmak. “Zira bu hususta hadis-i şerif mevcuttur. Geçmişteki Müslümanlar bu konuda fikir birliğine varmışlardır. Her ne kadar bazı hukukçularca bu şart tenkid edilmişse de insanların hepsi sonunda kabul etmişlerdir. Hz. Ebubekir, Ensarın, Devlet Başkanı -Halife- olarak Sa’d b. Ubâde’ye biat etmesi üzerine Sakife günü Ensar’a, Peygamber’in (SAV) ‘Devlet Başkanı İmam Kureyştendir’ hadis-i şerifini delil getirmiş, Ensar da ihtilâfı bırakarak ‘Ebû Bekir’in rivayetini tasdik ve teslim için bizden bir emir, sizden de bir emir’ fikrinden vaz geçtiler…”.[19]

Mâverdî, Halife seçiminin, devlet sınırları içindeki bütün halkın bağlılığı yoluyla olduğu görüşünün Hz. Ebû Bekir’in seçiminde uygulanan biat usulü dolayısıyla kabule şayan olmadığının ortaya çıktığını söyler. Halifeliğin gerçekleşmesi için aranılan en az seçici sayısı beş kişidir. Bunların bir araya gelmesi ve içlerinden birini rızaları ile halife seçmeleri ile seçim gerçekleşmiş olur. Kûfeli âlimlerlerle diğer bazıları, üç seçiciyle hilâfetin gerçekleşeceğini savunurlar. Bir düşünceye göre de tek bir şahısla da hilâfet gerçekleşebilir.[20]

“Mâverdî, ilk dört halifenin seçim yöntemlerini esas alan bir hilâfet nazariyesi geliştirerek din, ırk, dil ve kültürleri farklı insanları bünyesinde barındıran İslâm devletinin birliğini ve bekâsını korumaya çalışmıştır. Hilâfeti icmâen vâcip sayarken insanların birbirine âdil ve cömert davranması mümkün olduğundan imamı gereksiz gören Hâricîler’in Necdiyye kolu mensuplarına cephe almaktadır”.[21]

Onun, Şîa’nın imamın nassla tayini düşüncesini reddettiği halde, halifenin kabilesinin (Kureyş) nassla ve icmâyla gerçekleşeceğini savunması, büyük bir ihtimalle bu sıfatı kendilerine yakıştıran Fâtımî idarecilerine karşı Abbâsî hilâfetini koruma gayretine dayanmaktadır. Yine o, mâsum imamın halefini tayinde yanılmazlığı ideolojisinin karşısına, bir anlamda icmâ-ı ümmetin mâsumiyeti fikrini yerleştirirken, aynı zamanda, imamın Kureşîliği konusunda daha serbest düşünen ve gerekli şartları hâiz bütün Müslümanların imam olabileceği görüşünü benimseyen Hâriciyye ve Mu‘tezile’den ayrılıyor. [22]

Halifeyi seçme usulleri, bir devlette iki ayrı imamlık ortaya çıkarsa hiçbirinin imamlığının gerçekleşmeyeceği[23], hilâfet ihtilâfında kur’aya başvurulamayacağı, veliahd yöntemiyle ve gerektiğinde birden fazla veliahdın belirli bir sıraya göre halife tayininin de mümkün olabileceği konuları açıklandıktan sonra, halifeliği kesinleşmiş olana, durumunu bozmadığı sürece halkın itaat etmesinin ve yardımda bulunmasının zorunlu olduğunu söyler.

Durumunu değiştiren halifeyi hilâfet makamından düşüren iki şart vardır: a) Adaletten ayrılması, b) Bedenine noksanlıkların gelmesi.[24] Halifeliğin kaybına yol açan bir üçüncü neden de, hukukî tasarruflarındaki noksanlıklardır. Bunlardan hacir adı verileni, Halifenin en yüksek görevlilerinden birinin devlet işlerini bir kötülük, suistimal yapmaksızın aksatmadan yürütmesidir. Böyle bir durum Halifeliğe engel değildir.[25] Kuhre adı verilen ikinci bir durum ise, Halifenin savaşta galip gelen düşman eline düşmesi, kurtulmaya da imkânının olmamasıdır. İster dışardaki düşman, ister isyan çıkaran Müslümanlar tarafından esir alınsın, yerine başka bir halife seçilir. Eğer bir veliaht tayin etmişse, bu, tutsaklık sırasındaysa geçerli değildir; ama önce ise kendi halifeliği düştüğü için yerine veliaht geçer.

Tutsak alanların isyancı Müslümanlar olması halinde, örneği “Fatımî hilafeti taraftarı isyancılar ‘bizzat kendileri için bir imamı çoktan iktidara getirmiş’ olabilir. O zaman, der Maverdi, tutsak halife kendiliğinden imamlığı kaybeder. Ancak ‘asiler’in imamının bu suretle önceki imama vekâlet etmesini kabul etmez. Aksine sadakat yurdundaki seçiciler yeni bir imam seçmekle yükümlüdür der. Aslında onun argümanı, Bağdat’ın Fatımilerce zaptının otomatikmen Abbasi hilafetini ortadan kaldırmakla sonuçlanamayacağı idi”.[26]

Hamilton A. Roskeen Gibb ve Erwin I. J. Rosenthal gibi şarkiyatçıların yakıştırmalarının aksine Mâverdî, zaruretten kaynaklanan imâretü’l-istîlâyı benimsemekle -imâmeti şeriatın hâkimiyet alanının dışına itmek yerine- aslında gâsıp emîrleri meşrûiyet sınırları içine çekmeye çalışmıştır. Çünkü velâyetlerden sorumlu imamın tevdi etmediği hiçbir kamu görevi meşru değildir ve bütün devlet erkânı yetkilerini sadece tevliye yoluyla kullanır. Halife bir eyaletin idaresini zorla ele geçiren emîri tanımak sûretiyle bölgenin yönetimine yetkili kılarak -fâsid ve mahzurlu sayılacak uygulamalar yerine- dinî ahkâmın infazını sağlamaktadır. Birçok çağdaş araştırmacının aşırı indirgemeci bir yaklaşımla statükocu olarak nitelediği bu düzende her ne kadar şartları ve hükümleri bakımından mutlak tayin teamüllerinden sapma varsa da aşağıdaki şer‘î kanunlar ve dinî ahkâm teminat altına alınabilmektedir:

1. Hz. Peygamber’in hilâfetinden ve milletin işlerinin idaresinden sorumlu imâmet mansıbının muhafazası.

2. Müslümanların düşmanlarına karşı birlik ve dayanışmasının sürdürülmesi.

3. Otoriteye itaatin sağlanması.

4. İlgili bölgedeki dinî görevlere, akidlere, hüküm ve yargılara geçerlilik ve bağlayıcılık kazandırılması.

5. Hadlerin lâyıkıyla edâsının gerçekleştirilmesi.

6. Toplanan şer‘î vergilerin onaylanmasıyla yükümlülerin sorumluluktan kurtarılması, hak sahiplerinin istihkaklarına kavuşturulması.

7. Gâsıp emîrin haramlardan kaçınmasının, itaatle karşılanmışsa haklarını istemesinin, isyana maruz kalmışsa sadakate çağırmasının mümkün kılınması.

Gâsıp emîr -seçilme şartlarını hâizse- halifenin yetkilendirmesiyle geçerli tasarruflarda bulunabilir. Eğer şartların bazısını taşımıyorsa, halife bağlılığını sağlamak, muhalefet ve direnişini önlemek için kendisini doğrudan tanıma veya ona bu koşulların hepsine sahip bir yardımcı tayin edip eksiklerini gidermek sûretiyle iktidarını onaylama seçenekleri arasında muhayyerdir. Ancak devlet erkânından biri halifenin tasarruflarını kısıtlar ve yürütme erkini üstlenir de dinî ahkâma ve adaletin gereğine uymazsa halife güç sahiplerinden yardım alarak onu düşürmelidir. Mâverdî’nin ölümünden üç yıl sonra bu durum gerçekleşmiş ve halifenin daveti üzerine Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdat’a girerek tecavüzkâr Büveyhî Valisi Arslan el-Besâsîrî’yi uzaklaştırmıştır. Ayrıca eğer halife düşmana veya isyankâr Müslümanlara esir düşerse hilâfetin tebaa üzerindeki hakları gereği ümmet tarafından kurtarılması lazımdır. Bu mümkün değilse yerine başkası seçilir. Çünkü imamın şahsı değil, iktidarın (sulta) mevcudiyeti ve hukukun üstünlüğü esastır; halife hacir altında bile olsa devlet yürür, kanunlar ve şeriat geçerliliğini korur. Yani hükümet şahsî değildir; devlet başkanı kendisine bazı özel haklar veya belli ayrıcalıklar tanımamalıdır.

Mâverdî, Gibb’in ileri sürdüğü gibi iktidarı zorla ele geçiren kişilerin konumunu bütün koşulları çiğnediği takdirde dahi “genel ve kapsamlı tavizler vererek” ve “hukukun temellerini hiçe sayarak” meşrûlaştırmış değildir. Ona göre iktidarı gasbeden kişi sadece doğruluk ve ilim vasıflarından -yani muhtemelen Gibb’in yanlış anladığı gibi şart koşulan bütün niteliklerden değil- yoksun olması durumunda ve ancak halifenin bu özelliklere sahip bir temsilcisinin dinî ve kazâî işlere yegâne yetkili sıfatıyla nezaretini kabullenmesi şartıyla meşrûiyet kazanabilir. Mâverdî bu formülasyonuyla fiilen güçlü dünyevî iktidarın tanınmasını ve denetlenmesini halk nazarında hâlâ yegâne dinî otorite konumunu koruyabilen zayıf halifenin yetki alanına sokmaktadır. Ayrıca Ehl-i sünnet inancını korumaya çalışan sözkonusu yaklaşımda halifenin himayesindeki -Mâverdî’nin de mensubu bulunduğu- Sünnî ilmiye sınıfının geleceğini teminat altında tutma niyetinin yatıp yatmadığını tespit imkânsızdır.

Bu çerçevede Mâverdî’nin halifenin tek kişi tarafından seçilmesini dahi onaylaması yürürlükteki veliahtlık müessesesini meşrûlaştırma girişimi gibi algılanabilirse de esasen Zeydiyye dışındaki (Zeydiyye’ye göre imam, Hz. Hasan ve Hüseyin soyundan gelen biri olması şartıyla seçimle belirlenebilir) Şîa’ya karşı tavır aldığı, her şeye rağmen imamın aranan vasıfları taşıması şartını gündemde tuttuğu ve bir seçmenle bile olsa imâmet sözleşmesi yaptırmak suretiyle kendisini şeriatın muhafazası ve tatbikiyle mükellef kıldığı fikrini vermektedir. Çünkü veliaht tayinini onaylarken adayda gerekli niteliklerin bulunmasını önemsemiştir; vasıfları hilâfete liyâkati sakatlayacak kadar değişmediği müddetçe veliahdın azline cevaz vermemesi de bunu göstermektedir. Sınırlı sayıdaki ehlü’l-hal ve’l-akdi yeterli görürken hem halife seçiminin bir an önce sonuçlanıp siyasî istikrarın sağlanmasını, hem de ilk dört halifenin iş başına geliş usullerinin meşrûiyetini vurgulayarak İsmâiliyye ve İmâmiyye’ye karşı çıkmayı düşündüğü söylenebilir. Kendine has şartlar içinde gelişen ilk devir tatbikatının sınırlı sayıdaki ehlü’l-hal ve’l-akde mutlak meşrûiyet gerekçesi oluşturması mâkul görünmese de halifenin genel seçimle belirlenmesinin o dönemler için imkânsızlığı unutulmamalıdır. Ayrıca görünen o ki, faziletli kişilerin topluma önderlik yapması gerektiğini düşünen Mâverdî, erdemli Müslümanların teşkil edeceği ehlü’l-hal ve’l-akdin ancak kendileri gibi erdemli bir devlet başkanı seçeceğini kurgulamaktadır; çünkü onun seçici kurul mensuplarında aradığı niteliklerle halife adayınınkiler selâmet, cesaret ve Kureyş’e mensubiyet dışında örtüşmektedir. Bununla birlikte veliaht tayinini meşrûlaştırmak için verdiği Mûte gazvesi komutanlarının Hz. Peygamber’ce zincirleme olarak atanması örneğinin delilliği tartışma götürür, çünkü biri velâyet-i hâssa diğeri ise velâyet-i âmmedir. Bilindiği gibi İsmâiliyye tamamen ilâhî bir mesele olarak telakkî ettiği imamın seçimi hususunda insanların rol oynayamayacağını savunmaktadır. Bu mezhebe göre devlet başkanı sadece İslâm toplumunu yöneten kişi değildir; o günahsızlık ve ilham yoluyla gizli bilgilere vukufiyet gibi üstün vasıflar taşıyan ve şeriatın bâtınî anlamını izah gibi özel görevler yüklenen siyasî ve dinî önderdir. Sözkonusu nitelikleri sebebiyle imam, Sünnî anlayıştaki halifeden çok farklı olarak Allah’la kul arasında aracı ve şefaatçi konumundadır. Bu durum, onların neden İslâm toplumunun biatıyla veya sıradan bir devlet başkanının tayiniyle seçilemeyeceğini ortaya koymaktadır. İsmâiliyye’nin mensupları Ebû Bekir’i tanımalarını gerektirecek seçim usulünü ve imâmeti Abbas’a aktaracak verâset yöntemini benimseyemezlerdi; geriye hilâfet zincirini on iki imama kadar sürdürecek tek yol kalıyordu: Hz. Ali’nin bizzat Hz. Peygamber’ce, sonraki her bir imamın da selefince tayin edilmesi. İmâmiyye’nin mâsumiyet anlayışı Allah adına hükmeden, yorumlarda bulunan teokrat bir otoriter yönetici dolayısıyla bir teokrasi anlayışı ortaya çıkarmaktadır.[27]

Maverdî, İslâm dininde Devlet Başkanı’na, topluluğu sevk ve idarede Hz. Peygamber’e halef olması dolayısıyla, Halife denildiğini belirtir. Dolayısıyla ona “Peygamberin Halifesi” demekte bir sakınca yoktur. Ancak “Allah’ın Halifesi” denilmesi konusunda iki görüş bulunmaktadır. Bu tabirin kullanılmasında sakınca görmeyenler, “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdikleri hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan odur” (En’am: 165) ayetini delil gösterirler. Alimlerin çoğunluğu ise, böyle bir sözün söylenemeyeceği; söyleyenin fısk ve fücur sahibi olduğu, ancak ölen veya kaybolanın halef bırakabileceğini söylerler.[28]  Böylece Mâverdî, imamın “Allah’ın değil, Hz. Peygamber’in halifesi olduğu fikrini savunurken, hem Fars siyaset kültüründeki zıllullah (Allah’ın gölgesi) ideolojisini, hem yanılmaz kanun koyucu mâsum imam (halîfetullâh) beklentisini dışlamaktadır. Onun imama yüklediği “hilâfetü’n-nübüvve” misyonu dinin korunup yayılması (küffarla cihad) ve İslâm toplumunun yönetimini içermektedir; “hilâfet”in öncelikle dünyayı, “nübüvvet”in ise dini temsil etmesi bakımından bu tamlamanın kendisi dengecidir. Dolayısıyla halife dinî, dünyevî ve iki yönlü velâyetlerden sorumludur”.[29]

el-Ahkâmü’s-sultâniyye’nin ikinci bölümü “Vezirlik ve Vezirler Tayini” başlığını taşır. İki çeşit vezirlik ayırır: İşlerin yürütülmesinde kendi görüş, düşünce ve ictihadını da katarak hareket eden tam yetkili vezirlik olan Tefviz Vezirliği ve sadece işlerin yürütülmesiyle ilgili Tenfiz Vezirliği. Bunların sahip olması gereken vasuflar, görev ve yetkileri anlatıldıktan sonra üçüncü bölümde “Eyalet Valilerinin Tayini”, dördüncü bölümde “Ordu Kumandanlarının Tayini” ve beşinci bölümde de “Dahilî Huzuru Temin, İç İsyanlara Kumandanlar Tayini” ele alınır.

Kitabın bundan sonraki bölümleri şu şekilde sıralanır:

VI. Bölüm: Adalet işleri.

VII. Bölüm: Mezalim (Fevkalade Yetkili) mahkemeleri. 

VIII. Bölüm: Nüfus işleri.

IX. Bölüm: Namazlara imam tayini.

X. Bölüm: Hac emirliği.

XI. Bölüm: Zekât işlerinin idaresi.

XII. Bölüm: Fey ve Ganimetler.

XIII. Bölüm: Cizye ve harac.

XIV. Bölüm: Şartları değişik bölgeler.

XV. Bölüm: Toprağın işlenmesi.

XVI. Bölüm: Otlak yerleri ve İrtifak hakları (kamu mülkleri).

XVII. Bölüm: Devlet arazisinden ferde mülkiyet hakkı tanınması.

XVIII. Bölüm: Divanların kurulması ve hukuki durumları.

XIX. Bölüm: Suçlar ve cezaları.

XX. Bölüm: Belediye işleri, Hisbe teşkilâtı veya iyilikleri emir, kötülüklerden uzaklaştırma.

“İmâmü’l-Haremeyn Abdülmelik b. Abdullah el-Cüveynî (ö. 478/1085), el-Ahkâmü’s-sultâniyye’yi çok sert biçimde eleştirir. Ona göre kitabında körükörüne mezheplerin görüşlerini aktaran Mâverdî, nakilde hatalar yaptığı gibi tercih edilen görüşü delilleriyle vermemiş ve benimsenen usulü açıklamamıştır. Buna karşılık el-Ahkâmü’s-sultâniyye’nin tertibi güzeldir ve başlık seçimi isabetlidir. Bu kitabı Claude Cahen İslâm hukuk literatürünün “istisnaî bir terkibi”, M. Henri Laoust “İslâm kamu hukukuna dair eserlerin (...) mükemmel bir örneği” olarak nitelemektedir. Carra de Vaux onu Kur’ân hukukunun bir çeşit felsefî nazariyesi şeklinde vasıflandırmaktadır. Muhammed Âbid el-Câbirî’ye göre el-Ahkâmü’s-sultâniyye’nin hilâfete ilişkin bölümünde yapılan şey Ebû Bekir el-Bâkıllânî ve Abdülkâhir b. Tâhir el-Bağdâdî (ö. 429/1037–1038) gibi mütekaddim Eş‘arî kelâmcılarının imâmet konusunda Şîî Râfızîler’e reddiye sadedinde kaleme aldıkları kelâmî görüşleri, fukahânın dinî velâyetler hakkındaki re’yleriyle ve o güne kadarki siyasî-idarî tatbikatla harmanlayarak özetlemekten ibarettir. Celâleddin Abdurrahman b. Ebû Bekir es-Suyûtî’nin (ö. 911/1505) ihtisar ettiği bildirilen el-Ahkâmü’s-sultâniyye’de Hanbelîler’in görüşlerine hemen hiç yer verilmemesi bu mezhebin mensubu Ebû Ya‘lâ Muhammed b. Hüseyin el-Ferrâ’yı (ö. 458/1066) aynı adlı bir başka eser kaleme almaya yöneltmiştir”.[30]

 

Teshîlü’n-nazar ve ta‘cîlü’z-zafer (Yönetimin Esasları)

 

“Sulta”nın mâhiyeti, yapısı, felsefesi ve işleyiş kurallarına ilişkindir. Devlet başkanında bulunması zorunlu ahlâkî nitelikleri ve izlenmesi gereken siyaseti iki ana bölüm hâlinde inceler. Yazar mukaddimede eserin gerek yönetenlerin gerekse yönetilenlerin ıslahına yönelik hem dogmatik hem pratik içerikli bir kitap olmasını istediğini bildirir. Bu çerçevede zaman zaman tarihî örnekleriyle birlikte hükümetlerin nasıl kurulup korunduklarını, başarısızlık ve yıkılış sebeplerini ele alır.[31]

Mâverdî’ye göre, “Yüce Allah’ın, kendi mülkü olan yeryüzünde iktidar verdiği, mahlukatın ve kullarının yönetimini emanet ettiği kimselerin bu değerli nimete karşılık halkı en güzel şekilde yönetmeleri gerekir”.[32] Bu önemli görev, aslında bir peygamberlik görevidir. Nitekim Yüce Allah Hz. Davud’a (as) şöyle seslenmektedir: “Ey Davud! Seni (bir peygamber ve böylece) yeryüzündeki halife kıldık: Öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet, boş arzu ve heveslere uyma, sonra onlar seni Allah yolundan saptırır” (Sad: 26). Bir başka ayet de, dönemin en zengini olan Karun’a, toplumu tarafından yapılan nasihati aktarır: “Öyleyse, Allah’ın sana verdiklerinden yararlanarak yalnızca ahiret yurdunda (iyi bir yer tutmanın) yolunu ara. Bu arada, pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma ve Allah nasıl sana iyilikte bulundu ise, sen de (başkalarına) öyle iyilikte bulun; sakın yeryüzünde buzgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma. Çünkü şüphesiz, Allah bozguncuları sevmez” (Kasas: 77).

Mâverdî halifeliğin önemi ve nasihatin gerekliliği konusundaki bu ayetler doğrultusunda, başta hadis olmak üzere örnek oluşturacak çeşitli söz ve uygulamaları aktararak iktidarın ağır sorumluluğunu dile getirir: “Halkın yönetim işini üstlenenler kadar çok çaba harcayan ve yorulan başka bir kimse yoktur. Aynı şekilde halka karşı son derece dikkatli olmayı ve onlara şefkatle davranmayı gerektiren başka bir iş de yoktur. Çünkü böyle bir görev, Allah’ın onlara vermiş olduğu bir emanettir. Allah, halkın, işlerini düzenli bir şekilde yürütmesi için idare görevini onlara vermştir. Sonra da bizzat kendisi, bu emanetin gereklerini yerine getirip getirmediklerine dair onları sorguya çekecektir”.[33]

Bu yüzdendir ki, halkın, yöneticinin kararlı bir biçimde yaptıklarına karşı çıkma hakkı yoktur. Üstün çabalar sonucu vardığı görüşlere saygı duyulması, ona dil uzatılmaması gerekir. Yüce Allah, “kesin karar verdiği konularda idarecilere itaat etmeyi, kararına bağlı kalıp ona boyun eğmeyi zorunlu kılmış, koyduğu emir ve yasaklar çerçevesinde hareket etmelerini emretmiştir”.[34] Mâverdî, bu görüşlerini çok iyi bilinen bir ayete dayandırır: “Siz ey imana ermiş olanlar! Allah’a, Peygamber’e ve aranızdan kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara itaat edin” (Nisa: 59).

Doğal olarak toplumda işlerin düzelmesinin idarecilerin düzgün olmasına bağlı olması gibi, işlerin bozulması da yöneticilerin bozulmasına bağlıdır. “Zira toplumda idareciler, vücuttaki kalb, halk da vücuttaki diğer organlar gibidir. Yani idareciler merkez, halk ise çevredir”.[35]

Yöneticinin iyi olmasının başta gelen ölçüsü, yönetimi döneminde dinin korunup korunmaması, Müslümanların işlerinin düzenli şekilde yürüyüp yürümemesidir:

Çünkü ancak din sayesinde kalplerdeki kötü düşünceler yok edilebilir ve suç işlenmesine engel olunabilir. Din, insanları insaflı olmaya ve başkalarına merhamet etmeye teşvik eder; diğer insanlarla hiçbir çıkarın olmadığı sevgi üzerine kurulu samimi dostluklar kurmaya davet eder.

Dünya hayatı ancak bu tür ilkelerle düzelebilir, insanlar ancak bu ilkelere bağlı kalmakla istikrarlı ve doğru bir yola girebilirler. Devlet/ iktidar, bu ilkeleri korumak ve ona göre amel etmek için sadece bir vesiledir. Bu ilkeler ihmal edilir ve gerekleri yerine getirilmezse -ki, arzu ve istekler insanlar için daha caziptir- o zaman görüş ayrılıkları, kargaşa, düzensizlik ve iç çatışmalar ortaya çıkar. Böylece hak ile batıl birbirine karışır, doğru ile yanlış birbirinden ayırt edilemez.

İnsan aklı, güçlü ile zayıfın, soylu olanla olmayanın eşit olduğu bir anlayış etrafında herkesi bir araya getiremez. Bu yüzden insanlar, kendilerini bir araya getirecek, ihtilaflarını giderip, aralarında söz birliğini sağlayacak, haksız arzu ve isteklerini sınırlayarak, akıl emanetini korumalarını sağlayacak üstün bi dine her zaman ihtiyaç duyarlar.[36]

Devlet başkanının, halkı arasında din açısından daha üstün ve halka kendisinden daha çok söz geçiren kimselerin bulunmasından şiddetle kaçınması gerektiğini söyleyen Mâverdî, bununla yöneticinin dini çok iyi bilmesi gerektiğini vurguluyor ki, el-Ahkâmü’s-sultâniyye’de, İmam olacak kişide aranan belli başlı şartlar içinde, Hilâfet görevi kapsamındaki bütün işlerde, hüküm ve kararlarında ictihadda bulunabilecek derecede ilim sahibi olmanın sayıldığını belirtmiştik. Din konusunda üst derecede bilgiye sahip olan bir kimsenin halkına söz geçirmesi de zor olmayacaktır. Mâverdî, din ve devlet ayrılmazlığını ve aralarındaki diyalektik bağlılığı Ardeşir b. Babek’ten aktardığı şu sözlerle ortaya koyuyor: “Din ve devlet, ayrılmaz bir bütündür; birinin yardımı olmadan diğerinin ayakta durabilmesi mümkün değildir. Din, temel; devlet ise, onu koruyan bir askerdir. Devletin mutlaka bir temeli olması gerektiği gibi, bu temelin de mutlaka kendisini koruyan bir muhafıza ihtiyacı vardır. Muhafızı olmayan şey, yok olmaya mahkum olduğu gibi temeli olmayan şey de yıkılmaya mahkumdur”.[37]  

Bir Yunan filozofunun İskender’e gönderdiği mektuptan aktardığını belirterek Aristeteles’ten aldığına işaret ettiği şu sözler de önemlidir: “Dinini korumak için iktidarını kullan; ama iktidarını korumak için dini kullanma! Ahiretini korumak için dünyanı bir kalkana dönüştür; ama dünyanı korumak için ahireti bir kalkana dönüştürme! Dini ihmal eden kimse, iktidarını nasıl düzenli bir şekilde yürütmeyi umabilir?”[38]

Mâverdî’ye göre devletin temeli (rejim:mülk) iki kaide üzerinde yükselir: Sağlam bir kuruluş ve doğru bir yönetim (siyâset). Kuruluş üç amaca dayanır[39]

1. Bunlardan en güçlüsü, dindir. Melikin din değerlerinden sapması veya bu makama ehil olmayanları getirmesi;  dini değerleri hafife alması ve dindarları küçük düşürmesi; dinde aslı olmayan uydurma şeyler ortaya çıkarması ve bunu ifade etmek için kötü sözler kullanması durumunda halk kendisinden uzaklaşır ve başka bir aday etrafında toplanarak iktidarı değiştirir.

2. Devletin yönetim sistemi, ya hükümetin ihmal ve aczinden veya zulüm ve istibdadından dolayı çözülmeye başlar. Bu durumdan yararlanmak isteyen güç sahipleri devleti iktidar arzusu veye zulmü durdurmak amacıyla ele geçirmek için harekete geçerler. Soy, görüş ve cesaret bakımından ileri gelen birinin emirliğinde toplanan yeterli sayıya ve hamâsete sahip bir ordu iktidarı devirebilir. Mâverdî, “güce dayalı rejim” (mülk kâhir) adını verdiği bu rejimin ancak halka karşı adaletli davranması durumunda onaylanıp benimsenebileceğini düşünür.[40] Aslında ise darbeyle yönetimi ele alan ordu diktatör/zorba devlet olur; halka zulüm ve haksızlık yapan bu yönetim, meşruiyeti olmayan zorba bir yönetim olarak kabul edilir.

3. Mal ve servet temeli üzerine kurulan devletse, aslında zayıf temeller üzerine kurulmuştur. Zenginleşen bir zümrenin (kavim) devlet içindeki konumunu ve bağlantılarını kullanarak iktidarı ele geçirmesiyle kurulur. Ancak bu tür devletler kısa ömürlüdür. Çünkü mal ve zenginlik bulunduğu sürece sahipleri teveccüh kazanır, olmadığında ise herkes onlardan yüz çevirir.[41]

Devletin kurulmasından sonra, artık sıranın yönetime geleceğini söyleyen Mâverdî, devletin temel görevlerini: (1) Bayındırlık ve iskân, (2) Asayiş ve güvenlik (3) Askeri ve mali yapılanmalar olarak üçe ayırır. Bu başlıklardan her birini ayrı ayrı inceler ve tavsiyelerde bulunur. Örneği devletin giderlerini finanse eden ve halkın yaşaması için gerekli ihtiyaç maddelerinin elde edildiği arazilerin verimliliği zenginlik, verimsizliği ise kıtlık getirir. Toprakların işlenmesi, sulanması ve en verimli hale getirilmesi için bütün imkânlar araştırılmalı ve kolaylaştırılmalıdır. Su kaynaklarının sağlanması ve herkesin bunlardan eşit faydalanmasının yolları bulunmalı, topraklarda asayiş ve güvenlik sağlanmalı, fazla vergi alınmamalıdır.

Mali düzenleme ve adil paylaşım için gelir ve giderlerin belirlenmesi temel şarttır. Gelir-gider dengesi açısından bakıldığında şu üç durum ortaya çıkar:

1- Gelirin giderden fazla olması durumunda sağlıklı devlet ve doğru paylaşım gerçekleşmiş demektir. Bu durumda giderden artan gelirler, çıkacak sıkıntılar ve olağanüstü durumlar için hazır tutulur.

2- Gelirin giderden az olması, sağlıksız ve güçsüz devlet demektir.

3- Gelir ve giderin denk olması ise, barış zamanlarında istikrar ve huzuru sağlayabilir. Ancak olağanüstü dönemlerde devletin yardım gücü olmadığı için büyük sıkıntılar yaşanır.[42]

Adil yönetimin dört temeli sevgi, korku, adalet ve eşitliktir. Sevgi insanları kaynaştıran ve bağlılığa yönelten temeldir. Devlet başkanı sevgiyle davranmazsa halk arasında saygınlığı kalmaz. Korku, kötülerin kötülüklerine engel olan bir duygudur. Korku, isyanın önüne geçer. Halk içinde umut yayılır, itaat yaklaşımı öne çıkar. Adalet, halk ile batılı birbirinden ayıran temeldir. Halkın durumu adaletle düzelir ve devletin işleri onunla düzene girer. Halkına adil davranmayan, zulmü adaletinden çok olan bir devlet uzun süre ayakkta kalamaz. Allah’ın, kullarının yönetimini kendisine emanet ettiği ve yeryüzünü imar etmesi için halife yaptığı bir hükümdar, adalet ve merhametle davranmaz, sahip olduğu gücü zulüm aracı yaparsa kaos ve buhrana yol açar.[43] İslâm dünyasında çok yaygın ve makbul olan bir sözü Mâverdî de tekrarlar: Devlet ilâhî gerçekleri inkârcılık (küfür) üzere devam eder, ama zulüm üzere devam edemez”.[44] Temellerin dördüncüsü olan eşitlik ise, hakkı sahibine eksiksiz vermek ve bunu âdil ellerle gerçekleştirmektir. Eğer devlet başkanı, acizliği dolayısıyla adil ve eşit davranmazsa otoritesi zayıflar, ihmal nedeniyle adil davranmazsa yönetimi zaafa uğrar. Yöneticinin eşit ve adil davranmaması dolayısıyla halk umutsuzluğa düşer, buna karşı hak etmedikleri halde devlet hazinesinden pay alma istekleri yükselir. Böylece devlet uçuruma itilmiş olur, sıkıntı ve felâketler karşısında dirence gücü kalmaz.[45]

 Bundan sonra devlet başkanının yardımcılarının nitelikleri ve bunları kimlerin oluşturduğunun anlatılmasına geçilir. Yardımcıya duyulan ihtiyaç ve yardımcıların önemi, yardımcı seçimi ve aranan nitelikler ele alınır. “Devlet başkanı, saygı duyulan birinin hatırı için, getirileceği görevin sorumluluklarının farkında olmayan kişiyi kesinlikle görevlendirmemelidir. Çünkü atanan kişinin yetersizliği devlet işlerinin düzenli yürümesini engeller, başarısız çalışmaları çeşitli yolsuzluklara neden olur. Böylece sağduyu ortadan kalkar, nefis ön plana çıkar”[46] şeklinde tavsiye ve önerilerini ortaya koyar.

Devlet başkanı, görev vereceği şu dört grup insanı, devleti ayakta tutan temel direkler olmaları dolayısıyla çok iyi araştırmalıdır: Bakanlar, hakimler, ordu komutanları ve maliye görevlileri.[47] “Ona göre melik ehliyetsiz kimseleri görevlendirmemek için özellikle devletin temelini teşkil eden saltanat vekilleri vezirler, adalet terazisi ve hukukun koruyucusu kadılarla hâkimler, devletin erkânı ve ülkenin bekçisi genelkurmay, refah ve bayındırlığın sorumlusu maliyeciler olmak üzere dört sınıf bürokratın tayininden önce ahlâk, yeterlilik, asalet ve himmet düzeyini araştırmakla yükümlüdür. Sonraki aşamada da -âcil müdahale gerektirebilecek durumlarda gecikmelerin önlenebilmesi bakımından- merkeze uzak bölgedekilere öncelik vererek istihbarat teşkilâtı aracılığıyla bunların hâl ve gidişatlarını sürekli denetletip doğruluk ve güvenilirliklerini güvence altına almak zorundadır. Devlet başkanı gerekirse raporları bizzat incelemeli ve yanlış istihbarata dayalı hatalı müdahalelerden kaçınmak için de çapraz denetimde bulunmalıdır. Mâverdî tebaayı aşırı sağan öğütücü ve ezici bürokrasiye karşıdır. Hükümetin varlık sebebinin bürokrasiyi şişirmek değil halkın refahını sağlamak olduğu görüşünden hareketle bazı temel idarî ıslahat tekliflerinde bulunmaktadır. Masrafları toplumun sırtında ağır bir yük oluşturan bürokrasi sınıfı yeterli en az düzeye indirilmelidir, çünkü çokluk çekişmeye, o da yozlaşmaya ve kayırmacılığa yol açar.[48]

Devlet başkanını, yönetiminde sıkıntıya sokan başlıca iki nedenin zamanın aleyhe dönmesi ve kendisini destekleyenlerin aleyhe dönmeleri olarak gören Mâverdî, bunların nedenlerini ve çarelerini anlattıktan sonra, makam ve sorumluluk açısından devlet adamları konusuna geçer. Hükümdar, devlet görevleri için, görev ve sorumluluğu hak eden, kararlı, yürekli ve güvenilir kimseleri seçmeli ve onları her bakımdan kontrol etmelidir. Hz. Ömer, atamaları yapılacak valilerin sahip olması gereken nitelikleri şöyle açıklamıştır: “Ümmetin başına geçecek kimselerin mutlaka: karmaşık sorunları akl-ı selim ve doğru mantıkla çözebilen; acemilik, gaflet ve dikkatsizliği çok az olan; ileri görüşlü, kararlı ama sert olmayan, cömert ama israf etmeyen, yumuşak ama zayıf olmayan, Allah’tan başka hiç kimsenin kınamasından korkmayan biri olması gerekir”.[49]  Hükümdar, görev verdiği kimselerin makamına saygılı davranmalı ve gereklerine uygun olarak davranmalıdır. Bazılarının hileli yollarla makam elde etme gayretlerine âlet olmamalıdır. Görevlerini hakkıyla yerine getiren valilerin yerleri değiştirilmemeli, görevlerini bulundukları yerde sürdürmeleri sağlanmalıdır. Aksi durum, valinin veya defterdarın, nasıl olsa kısa bir süre sonra buradan ayrılacağım düşüncesiyle gününü gün etmesine, kalıcı işler yapmamasına sebep olur. Hükümdar, bazı memurların kasıtlı olmayan hatalarını, ağır suç işlemiş gibi cezalandırmamalı, hüsnü zan beslemeli ve güvenlerini sarsmamalıdır.[50] Bu arada, bilerek yapılan hatalara da göz yumulmamalıdır: “Büyük işlerin daima küçük işlerden başladığı bilinmelidir”.[51]

Devlet başkanı, düzeldiğinde herkese yararı, bozulduğunda ise zararı dokunacak işlerden birinin parayla ilgili işlemler olduğunu bilmelidir. İyi bir para politikası devletin gelirlerini arttırıp giderlerini azaltacaktır. Devletin halktan topladığı vergilerin dini bir meşruiyeti vardır. Bu verginin miktarı din tarafından belirlenmiştir. Devlet başkanı bununla yetinmeli, vergi toplama ve harcamada Allah’ın buyrukları dışına çıkmamalıdır. Eğer böyle olursa halk vergi vermekten kaçmaz, gönülden ve seve seve verir.[52]

Seyahat güvenliği de önemlidir. “İnsanların rahat ve güvenli bir şekilde seyahat etmelerini sağlamak için yolların düzenlenmesi, temizlenmesi ve dar geçitlerin genişletilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Böylece insanlar, can ve mallarının güvende olduğuna inanmalıdırlar”.[53]

Devlet başkanı, düşmanların durumuna tam olarak vakıf olmalı, onlarla geçinmenin siyasi yollarını aramalı ve savaşı en son çare olarak düşünmelidir. Çünkü savaşta yok olan canlardır, ama siyasal ilişkilerde sadece mallar yok olur.[54] Üç türlü düşman bulunduğunu ve barış içinde yaşamak için bu düşmanlara karşı davranış biçimini şöyle açıklar:

1- Kendisinden üstün ve güçlü olan düşmana uyumlu ve yumuşak.

2- Kendisinden zayıf ve güçsüz olan düşmana karşı sabırlı ve ani karşılık vermeyen.

3- Kendisiyle eşit ve aynı güce sahip düşmana sükûn içinde, hoşgörülü ve barışık.[55]

Devlet başkanı, düşman karşısında ilk tepki ve nefreti ortaya koyan olmamalı, aradaki anlaşmalalar çerçevesinde durumu kollamalıdır.[56]

Mâverdî, insanların eşitliği ilkesi konusunda devlet başkanına şu uyarılarda bulunur: “Devlet başkanı, her ne kadar üstün, öncelikli ve itaat dilen biri olsa da, hukuk karşısında kendisini halkla eşit tutmalıdır. Soylu olanı soylu olmayandan üstün tutmamalı, zayıfa karşı güçlüden yana tavır koymamalıdır. Yargıda eşitliği sağlamalı ve yargının kararlarını insanlar arasında ayırım yapmadan bütün topluma eşit biçimde uygulamalıır. Çünkü yüce Allah, bütün kullarını eşit haklara sahip olarak yatarmış ve bu konuda hiçbirin, diğerinden ayrıcalıklı tutmamıştır. Üstün ve güçlü olanlarla arasında bir ayırım gözetmemiştir”.[57]

Devlet başkanı Alah’ın bu emrine uyduğunda adalet vasfını kazanmış olur. Halk da ona sadakat gösterir; ümit ve korkuyla itaat eder.

Bir hükümdar halktan fakir olanlara yardımcı olmalı, iyi ve kötüleri birbirinden ayırıp onları eğitmeli, kötüleri de iyiler gibi olmaya teşvik etmelidir. Güzel ahlâklı ve âbid insanların hukukunu gözetmeli, onların tavsiyelerinden yararlanmalıdır. İnsanlara dış hallerine göre davranmalı, iç dünyalarını Allah’a bırakmalıdır. İlmin üstünlüğünü bilmeli ve ilim öğrenenlere değer vermelidir.[58]

 

Nasîhatü’l-mülûk (Siyaset Sanatı)

 

Eseri yayınlayanlardan biri olan Fuâd Abdülmün‘im Ahmed tarafından, klasik kaynaklarda adı geçmeyen bu eserin Mâverdî’ye nisbeti gerekçeli bir şekilde reddedilmiş ve Ebû Zeyd Ahmed b. Sehl el-Belhî’ye (ö. 322/934) ait olabileceği ihtimali üzerinde durulmuştur.[59]

Eserin girişinde ilmin gizlenmemesi ve dinin nasihat olması konusunda Peygamber Efendimiz’in sözleri hatırlatılarak devlet başkanlarının ilmi ve nasihati ulaştırmaya en lâyık insanlar olduğu belirtilir. Mâverdî: “Biz bu Nasihatü’l-Mülûk isimli kitabımızı sultanlara, onların kendilerine ve tebaalarına olan şefkatlerini ortaya koymak için yazdık. İçerisinde doğru nasihat ve apaçık öğüt bulunan kitabımızı kim mütâlâa eder, onu inceler, kontrol eder, ona kulak verir ve gerekli ilgiyi gösterirse, benim kendisine en iyi dost olduğumu, nasihatça en büyük yardımcı olduğumu, en büyük hizmeti yaptığımı bilmiş olacağımı umarım”[60] diyor.

Kitap on bölüm halinde düzenlenmiştir.

1. Bölüm: Nasihatleri kabul etmeye teşvik.

Mâverdî, bu ve aşağıda başlıkları verilen ilk beş bölümde, meliklerin kişisel siyasetleri, nefis eğitimi, Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak gibi ahlâk ve fazilet konularını açıklıyor.

2. Bölüm: Meliklerin kendileri için gerekli olan faziletleri elde etme, düşüklüklerden kaçınma hususunda kendilerini hesaba çekmeleri ve konumlarının yüceliği.

3. Bölüm: Meliklerin hallerinde ve memleketlerinde bozgun ve kargaşaya neden olan sebeplei açıklama. 

4. Bölüm: Dünyanın aldatıcılığını gösteren, ahireti hatırlatan, dinleyen ve düşünenlere fayda veren meliki mülkünde adalete ulaştıran öğütler.

5. Bölüm: Nefis terbiyesi ve eğitimi.

Bu bölümde Mâverdî, “biz bu kitabımızda oturma, giyinme, yeme-içme, süslendikleri elbise, (…) takılar … (gibi şeyleri) söylemedik” dedikten sonra “ahiret menfaatlerini yaşayışlarını, memleketlerinin nizamını ve durumlarını âlemlerin Rabbı olan Allah’ın kitabı, Resululah (SAV)’ın sünneti, Helefa-i Raşidin ve önceli meliklerin yollarına göre göstereceğiz”[61] diyor ve takvanın anlamından başlayarak melikler ve dini uygulama, melikler için gereken üstün meziyetler, ilmin fazileti, dini ilimlerin bölümleri, Allah’ın nimetlerine karşı şükür, tevazu, sabır, ihtiyat, orta yol, haset, temkin ve tedbir, zikir, Kitap, Sünnet ve İcmaya sığınmak gibi daha çok ahlâk konuları üzerinde duruyor.

6. Bölüm: Melik’in ileri gelenlerle ilgili siyaseti.

Faziletli bir melik, ileri gelenlerin işine daha ilgili olmalıdır. Burada ileri gelenlerin, bunların melikin Allah’a uyması ve onları örnek edinmesi açısından önemli olduğunu söylemesinden çıkaracağımız gibi, yönetici ve aydınlar olduğu anlaşılıyor.[62] Bunun arkasından melikin çocukları, köle ve cariyeleri, vezir ve kâtileri, ordu ve komutanları gibi yakınların terbiyesi gelir. Bütün bunların nasıl yetiştirilmeleri gerektiği üzerinde genişçe durur.

7. Bölüm: Halkın yönetimi.

İyi bir yönetimin hak ve adaletle mümkün olduğunu söyleyen Mâverdî, bu niteliklerin Allah’ın ve elçisinin nitelikleri olduğunu ve onlar tarafından da emredildiğini belirterek bu konudaki ayet ve hadislerden, sahabeden ve geçmiş milletlerden örnekler verir:

“Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun, zira adalet takvaya en yakındır” (Maide: 8).

“Ey iman edenler! Kendi aleyhinize de olsa Allah’ın şahitleri olarak adaleti gözetin” (Nisa: 135).

“Biz kıyamet günü adalet terazisini kurarız. Hiç kimse o gün zulme uğramaz. Hardal tanesi kadar yaptığı bir şey varsa karşılığını veririrz” (Enbiya: 47).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: “Mü’minler bir binanın taşları gibidirler. Bir kısmı diğer kısmını destekleyip güçlendirir”.

Sultan hadleri (cezaları) tam olarak uygulamalı, cinayet işleyenleri uslandırmalı ve onlar hakkında derinlemsine araş



Bu yazı 3645 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI