Bugun...
SEZAİ KARAKOÇ VE DERGİLER: 10. Üstad Necip Fazıl’la ilk tanışma


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 15-12-2016 18:29

Liseyi bitiren Sezai Karakoç, Gaziantep’ten memleketi Ergani’ye dönerken Malatya’ya uğrar. Çünkü orada Büyük Doğu Cemiyeti’nin şubesi açılmıştır. Cemiyet birkaç bülten yayınlamıştı. Cemiyetle ilgilenenlerin başında da Musa Çağıl ve Sait Çekmegil geliyordu. Kendisiyle birlikte okulu bitiren Malatyalı bir arkadaşıyla Malatya’ya inerler ve Büyük Doğu şubesine giderler. Çekmegil’in kardeşinin düğünü, oğlunun da sünnet düğünü bir arada yapılıyormuş. Davet edildikleri düğüne katılırlar ve gece yarısına doğru Cemiyet binasına geçerler.  ”Oradakilerle tanıştık. Terasta oturduk. Heyecanlı bir hava vardı Malatya’da… Karatahtanın üstünde İdeolocya Örgüsü’nden cümleler yazılıydı. Bunu da Musa Çağıl, gençlere izah için yazmıştı. Çekmegiller Serdengeçti’den şiirler okudular. Ben de o sıralar yeni çıkmış olan Davetiye şiirini okudum N. Fazıl’ın, karanlığa doğru ve sessizlik içinde. Şiirin okunuşu etkili oldu… Bir hafta orada kalmamı ve İsmet Paşa şubesinin açılış konuşmasını yapmamı istediler.” (Hatıralar, Diriliş, Dönem: 7, Sayı: 41, 28 Nisan 1989). Kalması için yapılan ısrarı geri çevirmek zorunda kalır. Çünkü evden beklenmektedir.

Havalar çok sıcaktır ve genellikle damlarda yatılmaktadır. O gece arkadaşının evlerinin damında yatarlar. Sabahleyin de trenle Ergani’ye hareket eder.

Ergani’de Dicle Köy Enstitüsünde bir iş bulup çalışmaya başlar. Önceleri başka bir işte çalışır, ama sonra kendisine göre bir işe geçer. Okulun kütüphanesinin düzenlenmesi ve kitap listesinin çıkarılmasıyla görevlendirilir. Bu vesileyle görmediği birçok kitabı okuma fırsat ve imkânı kavuşmuş olur. Celal Sılay’ın Acaba’sı gibi birçok çağdaş şairi ve kitaplarını orada görür. Üç ay kadar burada çalışır.

Artık lise mezunudur Karakoç, ama üniversitede okuma imkânı yoktur. Elbette buna rağmen okuma imkânları arayacaktır. Babasıyla, bir yıl önce açılan İlâhiyat Fakültesinde okuması konusunda anlaşmışlardır. Ama bunun için imkânlar kısıtlıdır. İkinci bir alternatif olarak Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmeyi düşünür ve bu konuda da babasıyla aynı düşünceye varırlar. Burada okumaya çok arzulu değildir ama, alacakları öğrencilerden kırk kişiye burs verecek olmaları okulu çekici hale getiriyordu. Sezai Karakoç’un asıl istediği şey, İstanbul’da bir fakülte okumaktı: “İstanbul’a gitmek, bir er gibi idealim doğrultusunda çalışmak istiyordum. O zaman da içinde olacağım hareket Büyük Doğu Hareketi idi. Ülke için tek çıkar yol onu görüyordum. İstikbalim bile önemli değildi benim için o yaşta. Tabii ki mümkün olursa mutlaka okumak istiyordum. İstanbul’a gidersem Edebiyat Fakültesinin Felsefe bölümüne yazılmayı düşünüyordum. Babamsa, her baba gibi, beni muhtemel bir tehlikeden korumak için, Ankara’ya gitmemi, bir imkân bulursam İlahiyat Fakültesinde okumamı, bulamazsam SBF imtihanına girmemi istiyor, ‘doğruca Ankara’ya git’ diyordu. İmtihanı kazanacağıma inanıyordu. Bana güveni tamdı. Bense İstanbul’a gidebilmek için babama Siyasal Bilgiler Fakültesi imtihanına Ankara’da da, İstanbul’da da girilebileceğini, İstanbul’da başka imkânların da olabileceğini söyleyerek önce İstanbul’a, sonra gerekirse Ankara’ya gitmemi önerdim. Kabul etti. Babamın rızası olmadan hiçbir şey yapmak istemiyordum.”

Eylül ayında işten ayrılıp İstanbul’a doğru yola çıkıyor. Bir posta treninin üçüncü mevkiinde çıktığı yolda önünde yeni bir hayat başladığının farkındadır. Günler ve gecelerce yol gidip, İzmit’ten sonra lahana ve kara lahanalar ekili bostanların içinden geçerek İstanbul’a varıyor bindiği tren.

İstanbul’da Kumkapı Kadırga Yurdu’nda bir yer buluyor ve kırk gün burada kalıyor. Arkadaşlarıyla buluşuyor. İlahiyatta burs olmadığı için okuyamayacağı anlaşılıyor. Gönülsüz olarak SBF’nin imtihanlarına giriyor. Kompozisyon, edebiyat ve cebir imtihanları onun için çok kolay geçiyor. Tarih, psikoloji, sosyoloji sorularını ise çok kısa ve öz olarak cevaplandırıyor. Bin öğrencinin katıldığı sınavda, kırkı burslu olmak üzere yüz elli öğrenci alınacaktır. “Yıllardır bu imtihanlar için hazırlananlar vardı. Yurtta kalıp da benim gibi aynı sınava girenlere göre benim kazanmam mümkün değildi. Birisi hızla Fransızca konuşuyor ve bize de ‘siz kazanamazsınız’ diyordu. Ben de iki duygu içinde bocalıyordum. Kazansam Ankara’ya gitmek vardı ve bu hoşuma gitmiyordu ama öte yandan da okumak istiyordum.”   

İmtihanlar bitince Vilayetin karşısında İzzettin Han’da bulunan Büyük Doğu yönetim yerine gidiyor. “Kapıyı vurup içeri girdim ve: ‘Selam size’ dedim. Çünkü Büyük Doğu’da öyle deniyordu. İki kişi karşılaşınca, biri ‘selam size’ diyecek, öbürü de ‘size selam’ diyerek ona karşılık verecekti. İçerde beş altı genç, başları eğik çalışıyordu. Benim selamıma cevap veren olmadı. Teori ile pratik arasındaki farkı ilk kez orada anladım. Üstad yoktu. Ankara’daymış. Ben de oturdum, çalışmalara yardım ettim. Birkaç gün böyle gidip orada dergi işlerinde yardımcı oldum. Bir gün yine çalışırken pardösülü, koltuğunun altında çanta, üstad hızla içeri girdi. ‘Ankara’dan size müjdelerim var çocuklar!’ dedi. Menderes’le görüştüğünü ima etti. Coşkuluydu. Sonra beni gördü. Kendimi tanıttım. Başka bir gün yurttan birkaç arkadaşı da beraberimde götürdüm. Bizimle kısa bir sohbette bulundu o gün. Bir ara: ‘Bütün insanlığı bir halka halinde dizilmiş olarak düşünün. En zirvedeki insan Peygamberimizdir. Onun kamil zıddı, yani en alttaki insan kimdir?’ diye sordu. Kimse cevap vermedi. Ben: ‘Herhalde şeytandır’ dedim. ‘Ama insan diyorum’ dedi. ben de: ‘Öyleyse, Ebu Cehil’dir’ dedim. ‘Başka’ dedi. ‘Firavun’ dedim. Bir şey söylemedi. ‘Bir Pazar günü eve gelin. Orada daha uzun konuşuruz’ dedi. Pazar günü birkaç arkadaşı da alarak adeta karanlıkta yurttan çıktık. Vapurla karşıya geçip Moda’ya gittik. Saat sekiz sıralarında evi bulduk. Üstad o sıralar Moda’da oturuyordu. Biz geç kalmışlık telaşı içindeydik. Kapıyı çalmaya tereddüt ederken bizi kendisi gördü, kapıyı açtı. Sertçe: ‘Nerde kaldınız?’ dedi. Kahvaltı yaparken üstad heyecanla konuşuyordu. Bir arkadaş karşıdaki büyük aynaya bakıp gayr-i ihtiyari saçını düzeltir gibi yapınca hemen: ‘Genç adam, aynaya bakma, davaya bak’ diyerek konuşmasına devam etti. Evin önünde bir alan vardı. Üstad: ‘geçen pazar, burda, bahçede belki elli kadar arkadaşınızla konuştuk’ dedi. Ara sıra da denize açılıp sandalda ya da motorda açıkta konuşma yaptığını söyledi.”

Sonraki günlerde yurtta veya sahaflarda geçirdi vaktini. İmtihan sonuçlarını bekliyordu. Bu arada kayıtların son günü Felsefe Fakültesine kaydoldu. İş arıyor ama bulamıyordu.  



Bu yazı 5631 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI