Bugun...
SEZAİ KARAKOÇ VE DERGİLER / 12. Büyük Doğu Mefkûresi


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 16-03-2017 14:44

Osman Yüksel Serdengeçti,Serdengeçti adıyla düzensiz aralıklarla bir dergi çıkarıyordu. “Bir el pedalı almıştı ama, dergi basmaya yaramayacağı için büroda bir enkaz gibi duruyordu. Bir müddet sonra o makineyi sattı Osman Yüksel. Serdengeçti, daha çok bir hücum dergisiydi. 1946-1950 arasında Halk Partisinin aleyhinde yaylım ateşle tenkitlerde bulunmuştu Serdengeçti. Halk arasında adeta efsaneleşmişti Osman Yüksel. Fırsat buldukça espri yapmaya meraklıydı.

Sonra yazıhaneyi Denizciler Caddesine taşıyıp kitabevine dönüştürdü. Dükkân hem kitabevi, hem derginin yazıhanesiydi. Hem de kendisi orada yatıp kalkıyordu. Yemeğini sobanın üstünde pişirirdi. Son derece mütevazı bir yaşantısı vardı. Para göndermeyen bayileri dergide teşhir ederdi. Onlar da bunun üzerine dergi paralarını göndermek zorunda kalırlardı.

Genellikle kendisine “ağabey” diye hitap ederdi gençler. Soba üstünde nadiren sucuk kızartır, daha çok zeytin, helva, peynir, pekmez ekmekle karnını doyururdu. Bunların hepsi birden bulunmazdı tabii. Bir tanesi katık olurdu sadece. Tavada yumurta pişirir, yemeğe gençleri de çağırırdı. Herkes ekmeğini batırır, yerdi. Diyelim ki pekmez birinin ekmeğine biraz fazla bulaşmışsa, “ne o, bataklık mı kurutuyoruz” diyerek espri yapmaktan kendini alamazdı.(…) Yazılarını ambalaj kâğıtlarına kelimeleri çok iri harflerle yazmak suretiyle yazardı. Sonra onlara eliyle buruşturur, ne kadar kâğıt varsa toplar, masanınaçık tek göz halindeki bölümüne adeta üstüste tıka basa doldururdu. Sonra o yazı lâzım olduğunda arar, fakat kolayca bulamazdı. Arama uzun sürerdi: “Noldu yahu, yoksa bizim yazıyı devrim fareleri mi yedi?” diye espri yapardı. Sandalyesinin yanındaki duvara aklına gelen kafiyeleri alt alta yazar, sonra bunları bir yazı yazarken kullanırdı.” (Hatıralar, Dönem: 7, sayı: 43).

Sezai Karakoç, devam ettiği SBF’de şevkle derslerine çalışıyor, aynı zamanda ders kitapları dışında kitaplar da okuyarak kendisini yetiştiriyordu. Okulda hocaları olan Sadun Aren’in, bu özelliği dolayısıyla ona daha farklı davrandığı gözlerden kaçmıyordu. Sonunda onu hocasının gözünden düşürmek için söz sırasında bir bahane ile Büyük Doğu okuduğunu söylüyorlar. Fakat, bir bakıma da ihbar olan bu olaya Sadun Aren çok önem vermiyor.

Karakoç, kütüphaneye gidiyor, diğer kitaplar yanında Fransızca ansiklopediler okuyor, bununla aynı zamanda Fransızcasını da geliştiriyordu. Bu arada Necip Fazıl Ankara’ya geldikçe mutlaka onu ziyarete gidiyor, bu vesileyle bazı yeni arkadaşlar da tanıyordu. Necip Fazıl Ankara’ya geleceğini, o zaman haftalık çıkan Büyük Doğu’da yazıyor veya geldiği zaman bir sonraki geleceği tarihi söylüyordu. Onun geleceği haberini de genellikle diğer arkadaşlarına Karakoç haber veriyordu. “O zamanlar Ulus’ta bulunan İstanbul Kıraathanesi (pastahanesi) ya da havuzlu kahve gibi yerlerde toplanırdık. Üstad konuşurdu. İstanbul Kıraathanesi, milletvekili ve seçmenlerinin de uğradığı hareketli bir yerdi.”

Bu buluşmalar ve Osman Yüksel’e uğradıkça tanıştığı birçok kişi olmuştur Sezai Karakoç’un. “Ziya Nur (asıl soyadı Aksun) ve onun arkadaşı Atıf Ural, Hukuk Fakültesinde okuyorlardı. Risale-i Nur talebesi idiler. Ziya Nur, daha sonra Pres Sabahattinci, sonunda da Osmanlıcı oldu. Ve hastalığına kadar da öyle kaldı. Atıf Ural, sessiz bir arkadaştı. Risale-i Nur’dan yeni bir şey yazılmışsa, birkaç sayfalık teksirler halinde fakültelerdeki tanıdığı arkadaşlara dağıtırdı. Bana da birkaç kez getirdi. Sonra bir gece, bizim fakültenin bulunduğu tepenin üst tarafında bir gecekonduda bir sohbete gittik Atıf’la. Bediüzzaman’ın tanınmış bir yakını gelmişti. Her an polis basacak korkusu vardı gelenlerde. Ayakkabılarımızı holde çıkarmış, kilimler üzerine oturmuştuk. Atıf, Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra sanırım savcı muavini iken genç yaşta vefat etmiş. Çok temiz, samimi, mütevazı bir arkadaştı.”

Kuşkusuz Sezai Karakoç, Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u daha önceden de biliyordu. Büyük Doğu’da Bediüzzaman’ın hayatı tefrika edilmiş ve Gençlik Rehberi adlı eserinden parçalar yayınlanmıştı. Ayrıca babası da ondan kendisine zaman zaman söz etmişti. “Ben o zaman, Bediüzzaman’a da her İslâm yolunda çalışan âlim ve mücahide duyduğum sevgi ve saygıyı taşımakla beraber, Türkiye’de gerçek bir inkılâbın ancak Büyük Doğu mefkûresi çerçevesi içinde olacağı inanç ve umudundaydım.”

Evet, gerçekten de her zamanın bir idraki vardır. O idraki keşfeden ve ona seslenen, çağın nabzını elinde tutar. Bediüzzaman, zamanın nabzını tutanlardan bir tanesidir. Ama zaman akıyor ve idraki de değişiyor. Bir zaman imanın kurtarılması ve muhafazası en önemli sorunken, daha sonra buna aksiyonun da eklenmesi en önemli sorun haline geliyor. Sadece inanmak, çağın idrakini tatmin etmiyor; inanılanın hayata geçirilmesi, topluk hayatına yansıtılması gerekiyor. Bediüzzaman’ın yaptıkları hiçbir zaman unutulmaz. İlelebet o devam edecek, aynı yöntem sürecek diye bir şey yoktur. Onun üzerine yeni şeyler bina etmek gerekir. İşte Büyük Doğu, yeni olandır ve çağın idrakini tatmin eden dava da odur.



Bu yazı 4848 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI