Bugun...
SEZAİ KARAKOÇ VE DERGİLER: 6. Tehdit: “Okuldan atılabilirsin.”


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 12-07-2016 12:11

Sezai Karakoç, ev bütçesine katkıda bulunmak için çalışmakla geçirdiğini söylediği 1948 yılının yazına girerken, okullar tatil olup trenle Ergani’ye döndüğü sırada, asker olan ağabeyinin ölüm haberini trendeyken alır. Bu acı olayı hatıralarında şöyle anlatıyor: “Tatil olunca, sınıfı geçmiş olarak, hemşehrim ve akrabalığımız da olan sınıf arkadaşımla birlikte Ergani’ye trenle dönerken bir hemşehrimize rastladık. İstanbul’dan geliyormuş. Arkadaşıma isim vermeden, acıklı bir şekilde: ‘Bir hemşehrimiz öldü. Onu hep birlikte gidip kaldırdık’ dedi. İsim vermiyor, fakat ev olarak bizim evi tarif ediyordu. Ben duymak istemeyerek kompartımandan çıktım. Küçük ağabeyim İstanbul’da askerdi. Bir süredir ondan mektup alamıyordum. Demek ki vefat etmişti. Yüreğim yanarak, kara trenin penceresinden uzun süre dağlara, ovalara, yamaçlara, yarmalara, tünellere baktım durdum…”

Olay elbette onu çok etkiliyor ve duygularını ifade eden birkaç yazı yazıyor. Okul dönemi gelip de Gaziantep’e dönünce, edebiyat hocası yazdığı bir şeyler olup olmadığını sorduğunda, yazdığı bazı yazılarını hocasına veriyor. Bunlardan bir tanesi de, ağabeyinin ölüm haberini aldığı tren yolculuğunu konu alan ve “kara tren” imajını taşıyan yazıdır.

Mensur şiir türünden olan bu yazılarını çok beğenen edebiyat öğretmeni, ölüm olayının gerçekliğini öğrendiğinde büyük bir üzüntü duyuyor. “Kompozisyonlarım bütün sınıflarca bilinirdi. Bir gece, daha aşağıdaki bir sınıftan, paralı yatılı, on onbeş öğrenciye, ricaları üzerine, mütalaada, öğretmenlerinin verdiği görevi, birbirinden farklı olmak üzere ve sınıflarının seviyesini de göz önünde tutarak, kompozisyon şeklinde yazdırdım. Çok iyi notlar aldılar. Hepsini bir kişinin yazdığı da anlaşılmadı.” (Hatıralar, Diriliş, 20 Mart 1989, 7. Dönem, sayı: 35).

Ne okuyacağını seçmesini bilen bir kişi olarak genç Sezai Karakoç, artık yazmaya da başlıyor. Bunun için en yakın organ da okul gazetesidir. Lise ikinci sınıftayken çıkan duvar gazetesinde yazmaya başlıyor. Bu arada lise birinci sınıftan itibaren sıra arkadaşı olan edebiyat meraklısı biri daha vardır. Bu arkadaşı ve edebiyat öğretmeni de kendisi gibi Yahya Kemal’i seviyorlar. “Ama bu sevgi sınırsız, rakipsiz ve eleştirisiz bir sevgi değildi” diyen Karakoç, sıra arkadaşının aynı zamanda Tanpınar etkisinde şiirler yazdığını anlatıyor: “Arkadaşım bir gün, bir şiir yazdı. Büyük ölçüde A. Hamdi Tanpınar’ın etkisinde yazılmış bir şiirdi bu şiir. Arkadaşlar, derste edebiyat öğretmenimize arkadaşın bir şiir yazdığını söylediler. Hocamız da, ‘kalk, oku’ dedi. Arkadaşımız da kalkıp okudu. Hocamız bunu ‘ne zaman yazmış?’ dedi. ‘Kim yazmış?’ diye sordu arkadaşlar. O da, ‘Ahmet Hamdi Tanpınar’ dedi. Hocanın dalgınlığı üzerindeydi galiba. Şiir, Tanpınar’ın değil, arkadaşımızındı. Hocaya şiiri arkadaşımızın yazdığı hatırlatılınca, birkaç defa özür diledi. Şiiri Tanpınar’ın sanmıştı. Gerçekten de, şiir, Tanpınar’ın şiirlerini andırıyordu.” (Hatıralar, Diriliş, 20 Mart 1989, 7. Dönem, sayı: 35).

Yaşı ilerledikçe bilinç derecesi de ona paralel olarak ilerleyen Sezai Karakoç, özellikle Büyük Doğu etkisinde gerçek bir aydın (entelektüel) olma yolundadır. Okulda bir dava anlamında İslâm’la ilgilenen yoktur; kendisi ise böyle bir grubun oluşturulması gerektiğine inanmaktadır. Ortaokuldan itibaren zaman zaman okul idaresi ve ters düştüğü öğretmenlerine rağmen kendi doğrularının peşinde giden ve bu konuda taviz vermeyen Karakoç, artık savunduklarının başka arkadaşları tarafından da farkedilmesini beklemektedir. Oysa arkadaşları içinde, kendisiyle böyle bir düşünce ve ideoloji birliği taşıyan kimse yoktu. Ancak İslâm hassasiyeti taşıyan ve dolayısıyla genel anlamda beraber oldukları 10 kadar arkadaşı vardır. Onlarla birlikte ara sıra da olsa gizlice, cemaat halinde namaz kılmaktadırlar. Ancak namaz kılmak, o zamanın anlayışında affedilmez bir suçtur ve okuldan atılma nedenidir. Nitekim bir gün yatakhanede namaz kılarken hizmetli kadın içeri girerek onları görmüştür. Kendisi imamlık yapan Karakoç, elbette olayın okul idaresine aktarılacağı ve okuldan kovulacağı endişesini yaşamış, fakat kadın bunu yapmamıştır.

O yıl dersler bittikten sonra öğrenciler tatili beklerken, bir sürprizle karşılaşıyorlar: “… müdür, bize bakanlıktan emir geldiğini yeni bir uygulama için bir deneme yapılacağını, bu yıl yedi lisenin, bu arada bizim lisemizin de bunun için seçildiğini, askeri kampa alınacağımızı, kamp süresinin de iki ay olduğunu haber verdi. Tam, sınıfımızı geçmiş memleketimize dönerken böyle bir sürprizle karşılaştık. Yalnız bizim sınıf kamp yapacaktı.”

Kampta da fırsat buldukça kitap okumaktadır: “… istirahatlerde ağaç altlarına uzanarak okuduğum kitaplar arasında, Sthendal’ın Kırmızı ve Siyah’ını ve Proust’un Kaybolmuş Zamanın Peşinde eserinin Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafondan çevrilmiş olan 1. Cildi Svanların Semtinden de vardı. Choderlos de Laclos’un Tehlikeli Alâkalar’ını da yine bu sıralar okumuştum. O yıllar daha çok batı klasiklerini okuduğum yıllardı denebilir. Dostoyevski’den de Karamazof Kardeşler’i tatilde bulup okumuştum.

Kampta, bir öğle vakti müdür yardımcısı tarafından çağrılır: “Bana bir mektup verip ‘oku’ dediler. (…) Gönüldaşlık kurduğumuz arkadaştan, Maraş’tan geliyordu. Arkadaş heyecanla birçok şey yazmıştı. Mektubu açıp okuyunca, yüzbaşı ve başmuavin dehşete düşmüş olsalar gerekti. Bir çocuğun şiirleri ve taşkınlıkları olarak değerlendiremiyorlardı bunu. O günkü zihniyet için bu mektup korkunç bir şeydi. Bana: ‘ne diyorsun?’ dediler. Ben: “arkadaş heyecanlıdır. Edebiyat yapmaya meraklıdır. Bir şeyler yazmış” dedim. Bana okuldan atılabileceğimi, sicilime yazacaklarını, üniversiteye gitsem bile sicilimde bu kaydın da bulunabileceğini söylediler, tehditlerde bulundular. Korkusuzdum ama, doğrusu, üniversite tahsilimi baltalama tehditleri biraz beni ürkütmedi diyemem. (…) Mektubu ben yazmadığım için aslında bana bir şey yapamazlardı. Ama isterlerse arkadaşa, Maraş lisesine yazarak zarar verebilirlerdi. Onu önlemeye çalışıyordum.”

O zaman, bir lise öğrencisinin, masum düşünce ve inançlarından dolayı nasıl takibata uğradığını gösteren bir levha olarak almamız gereken bu tür olaylar içinde, yine de yolunu bulmaya çalışan, geleceğin büyük düşünürünün ilerleyişini görüyoruz. Ve kâne emrullahi kaderen makdûrâ.[1]

 

[1] “Allah’ın emri, mutlaka yerini bulan bir kaderdir” (Ahzab: 38).



Bu yazı 4025 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI