Bugun...
SEZAİ KARAKOÇ VE DERGİLER: 9. Kitap okuyan kaleci (ya da) okumanın yeri ve zamanı yoktur


Yüksel Kanar
yukselkanar@mynet.com
 
 

facebook-paylas
Tarih: 18-10-2016 17:39

Lise son sınıf anılarından birinde Sezai Karakoç şunları anlatır: “… Namık Kemal’i anma günü tertiplendi okulda. Konuşmacı bendim. Konuşuyordum, konuşuyordum, konu konu yorumluyordum şiirleri ve yeri gelince arkadaşları çağırıyordum. Onlar da şiirleri okuyorlardı. Elimde yazılı bir metin olmadan yapıyordum konuşmayı ve şiirleri sunmayı. Başarılı olduk. Hocamız da memnun oldu.” (Hatıtalar XL, Diriliş, 21 Nisan 1989, Dönem: 7, sayı:40).

Bu olay bize, daha önce genişçe bir ilgi alanı içinde iyi bir okuyucu olan genç Karakoç’un, daha o yaşlarda fikir ve sanat kaynaklarımız hakkında sistematik bir öğrenme ve öğrendiklerini aktarma özelliği kazandığını gösteriyor. Sürekli okumak ve idealleri doğrultusunda bilgi sahibi olmak, ona oyunlara karşı fazla ilgi duymayan bir karakter yapısı kazandırıyordu. Elbette herkes gibi o da çocukluğunda oyunlar oynamıştır, ama hiçbir zaman genellikle çocuklarda görüldüğü üzere, kendini oyunlara kaptırmak ve zamanı unutmak gibi bir alışkanlık edinmemiştir. Ortaokul ve lise yıllarında ise oyunlara neredeyse hiç ilgi duymadı. “Sadece lisede birkaç kez, pansiyonun yanında arkadaşlarla top oynamışımdır.” Ayrıca jimnastik dersinden yeterli notu alabilmek için, baharda, daha ortalık karanlıkken kalkıp, okulun avlusundaki top sahasında koşu ve spor yapıyordu.

“Beden eğitimi hocamız, bir kural getirmişti: Top oynayacaklar ayrılıyordu, diğerlerine ise hoca ötede beden eğitimi yaptırıyordu. Bu beden hareketlerinden kurtulmak için ben de top oynayanlarla ayrılıyordum. Eğer, arkadaşlar ben olmadan takım kurabilmişlerse mesele yoktu. Onlar top oynuyordu; ben de bir kenara çekilip kitap okuyordum. Ama kimi zaman takımı tamamlamak için katılmak zorunda kalıyordum oyuna.”

Oyunlara ancak zorunlu durumlarda katılan Karakoç’un, katıldıktan sonra arkadaşlarına koştuğu birtakım şartları vardır: Birincisi kalede duracaktır. İkincisi, top yakalamak için koşmayacaktır. Yani top kendisine gelir çarparsa ne âlâ. Bu durumda ona, kalede oturup kitap okumak düşmektedir. Genellikle de gelen toplar kaleye girmekte ve gol olmaktadır. Arkadaşlarına kalede birinin bulunması ve takımın tamamlanması yetiyor ve bu duruma fazla itiraz etmiyorlardı. “Bir gün yine ben kalede kitap okuyordum. Arkamdan bir kahkaha duydum. Döndüm. Müdürümüzmüş. Hem gülüyor, hem de: Seni milli takım kalecisi yapalım, diyordu. Çünkü: benim kaleye goller giriyormuş. Müdür benim kitap okuduğumun farkında değil. Sanıyor ki ben topları yakalayamadığım için o kadar gol oluyor. Tabii anlaşmamızı bilmiyor.”

Lisede üç yıl, şair arkadaşı Seyfettin Başçıllar’la aynı sırayı paylaşırlar. “Bir gün dahi ciddi bir kırgınlığımız, kavgamız olmadı. Ancak bazen bir şeye kızarsam, Seyfettin, yumuşatmak için: ‘Dehanın alâmetleri’ diyerek lâtifede bulunurdu, gülüşürdük. Birbirimize güvenimiz vardı. Bu şakanın içinde arkadaşça bir güven de gizliydi. Seyfettin bu hatırayı Cemal’in (Süreya) dergisinde bir zamanlar yazdı. ‘Dehanın alâmetleri’ sözü Cemal’in hoşuna gitmemiş olacak ki, değiştirmiş.”

Kaleciyken bile kitap okuyan bir genç, elbette okumak için eline geçen diğer fırsatları da değerlendirir. Okul pansiyonunda gece saat 9:30’da yatmak zorunluydu. Daha fazla oturup ders çalışmak veya kitap okumak yasaktı. “Biz de, o kış soğuklarında çatıya çıkar, merdivende otururduk. Arkadaşlar ders çalışırdı. Ben de, dersi mütalaada çalışmakla yetinir, gece, orada kitap okurdum. Ya da dolaphanede, duvara dayanır kitap okurduk. Pansiyonun açık pencerelerinden giren çakalların bavullarımızın üzerinde uyuduğunu gördüğümüz olurdu.” Elbette burada da rahat değillerdi. Nitekim “Bir gece, yine bir arkadaşla dolaplarımıza dayanmış kitap okuyorduk. Pansiyonda kalan belletici öğretmenlerden birinin sesini duyduk. Arkadaş dolaba girdi. Ben de hızla koşarak merdivenlerden çıkıp öylece, elbise üstümde yatağa girdim. Biraz sonra öğretmen odaya geldi. Lambayı yaktı. Beni uyanık görünce, yanımdaki boş karyolayı göstererek arkadaşın nerede olduğunu sordu. ‘Aşağıdadır her halde’ dedim. Bana: ‘kalk git çağır’ dese müşkül durumda kalacaktım.”

Bazen de yatakta, dışarıda yanan lambadan yararlanmak suretiyle, son derece kötü bir ışıkta kitap okumaya çalışıyordu.

 Artık lise son sınıfta genç Sezai Karakoç’un ilgi alanı oldukça genişlemişti. Derslerine geçecek kadar not almak için çalışıyor, zamanının geri kalanında genişleyen ilgi alanını tatmin edecek kitap okumalarına ayırıyordu. Öğrenci olarak önemli olan, sınıfı doğrudan geçecek kadar ders çalışmaktı: “Okuyordum, yazıyordum, düşünüyordum. 17 yaşındaydım, kişiliğimin oluşması ve açılımı, kimi yerde ilgilerimi kısıyor, kimi yerde genişletiyordu. Her halde eğitimin çerçevesiyle sınırlanamıyordum. Onun dışına taşıyordu programım.”

Bitirme sınavları zamanı bu şekilde geldi. Buna rağmen, pekiyi dereceyle mezun olmayı sadece yarım numara yüzünden kaybediyordu. Okul müdürü notlarını söyledikten sonra şöyle diyordu: “Hep o dergi yok mu, çıktığı için böyle oldu.” Karakoç’un buna cevabı tam ters yöndedir. Gülümseyerek: “Belki çıktığı için değil, kapandığı için” cevabını veriyor. “Çünkü Büyük Doğu o sıralar kapanmıştı. Müdürün bundan haberi yoktu tabii. Benim notlar toplamımın pekiyi dereceden ‘1’ not aşağı olmasına gerçekten üzülüyordu. Diyelim not toplamı 102 olacağına 101 olmuş. Bu da pekiyi değil de iyi derece sayılıyordu. Eğer bir öğretmen yarım numara daha fazla verseymiş tama çıkaracaklarından bu açık kapanırmış. Böylece ben, yarım numara yüzünden, pekiyi yerine iyi dereceyle liseyi bitiriyor oluyormuşum. Baş muavin olan edebiyat hocam, espri yaparak: ‘Sezai, bilseydim edebiyatta 10 yerine 11 verirdim’ dedi. Üzüntüsünü böylece belli ediyordu.” 



Bu yazı 5966 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI