Bugun...


SEZAİ KARAKOÇ: Son Şans

facebook-paylas
Tarih: 02-04-2026 10:07
SEZAİ KARAKOÇ: Son Şans

İslam dünyası, merkezinde, çekirdek gibi duran arap halkı, ve kesik bir baş gibi yana devrik ve yine de tek umut gibi gözlenen ülkemiz, geleceğini garanti edecek atılımı bir türlü göze alamadı şu son yüzyılda. Yakın geçmişten gelen trajik mirasın altında ezilip yok olmadıysa da, yoklukla varlık arasında, umutla korku arasında, gelecekle geçmiş arasında kıvranıp durdu. Yeni bir oluş, çıkış ve diriliş gerçekleştiremedi. Bir beklenti psikolojisi içinde çalkandı kaldı. Toplum, kesim kesim, birbirinden kopuk, etkiler altında ve hayaller içinde parça parça yaşıyor şimdiki zamanı.

Üst tabakalar, genellikle batıya şartlanmış, geçmişsiz, geleceksiz bir günübirliği hayatın tümüymüş gibi idrak etmekte. Halk büyük çoğunluğuyla ekonomik sıkıntıların altında hiç bir şey düşünemez halde ezilip çırpınırken, bir tabakasını teşkil eden maneviyat ve ideale açık kişiler, bazı şahıslara abartılı mistik bağıntıları sebebiyle, kudretlerinin üstünde iş ve eser atfetmekte.

Gece gündüz çalışılarak, büyük zahmetler çekilerek, fedakârlıklar gösterilerek, her gün bir adım ilerlenerek kazanılacak durumlar, sanki, topluma bir takım hizmeti geçmiş bu kişilerin bir parmak işaretiyle, sihirli bir değnekle, hemen oluverecekmiş gibi bir psikolojiyi taşıyor dindar kesim genellikle tüm islam memleketlerinde. Yani taş taş örülmesi gereken binanın, sabah uyanıldığında, gece arsaya konduğunu görmek gibi aldatıcı bir hülya yaşanıldı ve yaşanılıyor hep.

Bugün de, bazı çalışmalar yapılmasına karşın, temelde, bazı kimselere atfedilen, adeta tabiatüstü güçler vasıtasıyla kaybedilene erişme ruh hali sürüp gitmekte. Oysa, İslâm Dünyası belki de tarihinin en kritik dönemini yaşıyor. Batı Dünyası, son bir kez bütün gücüyle islâm dünyasına yüklenip onu varlık åleminden silmek istemekte.

Şüphesiz, Allah, tabiatı olduğu kadar tabiat-üstü ålemi de istediği vakit insanoğluna «musahhar kılar. Onu, maddi, gözle görülür nimetleri verdiği gibi manevi bir güç olarak, istediği kişilere bahşeder. Mesela: peygambere mucizeler verilmiş, vahiy inmiş, kitaplar bağışlanmıştır. Ancak bu tabiatüstü lütufları insanlar bir hakmış gibi düşünemezler. İnanmış kişi, kendine tayin edilen sınırlar içinde görevini yapar ve onun yemişlerini devşirir. Bundan öte, Tanrı'nın fazladan vereceği ödüller olabilir. Ama insanoğlu, bu dünya kanunları çevçevesinde kendisine verilmiş görevleri yapmadan tüm ümidini bu kurallarını bilmediğimiz hatta kuralları olup olmadığını bilmediğimiz ödüllere bağlarsa büyük bir yanılgı içine düşmüş, şeytanın oyununa gelmiş olur.

Gerçek inanmışlık, insanın nefsine zor gelen çalışmayla yanyanadır. Şeytansa zahmetsiz kazanca, tembelliğe sevkeder insanı. Toplumlar, bu tür zahmetsiz kazanç beklentisi içine girerlerse, tarihin sert ve acımasız kanunları gereği, bir gün hesaplaşmanın en çetinine, felaketlerin en büyüğüne çatarlar.

Peygamberimiz ve sahabeleri, asla emeklerinin dışında bir kazanç beklentisi içinde olmadılar. Canlarını, mallarını ortaya koyarak, gece gündüz savaşarak, görülmemiş güçlüklere katlanarak, zahmetler çekerek, dini, dünyanın bir ucuna ulaştırdılar, çölde kaybolmaya mahkûm etmediler.

Sadece din yayıcılığıyla da yetinmediler. Medeniyetin her alanında, geçmişten kalanı derleyip toplamak, değerlendirmek, olumluyu olumsuzdan ayırmak, hakkı batıldan seçmek için gayret sarfettiler. Öğrenci oldular, sonra hoca oldular. Çömez, şakirt oldular sonra üstad oldular. Ölmüş insanlık medeniyetini dirilttiler.

Büyük mucizeler sahibi olan Peygamberimiz bu çalışmalarında mucizelerine güvenmedi, çalıştı. Sahabeler, imamlar, müçtehidler, mücedditler, bilginler, şeyhler, şehitler, ådil hükümdarlar ve vezirlerden hiç biri, oturduğu yerde kerametle islam medeniyetini ve milletini ayakta tutabileceğini ileri sürmedi. Hiçbirinin tutum ve davranışında böyle bir iddia yoktur. Bu dünya kanunlarının yürürlükten kalkması için değildir mucize ve keramet. Kanunların daha iyi yürümesi ve öteki dünyaya bağlanması içindir.

İslâm Dünyasının bu tür ilkel insan psikolojisinden sıyrılma zamanı gelmiştir. Bir takım kişilere insanüstü nitelikler atfedip toplumun varolmasını yalnız onun gayretinden beklemek, toplum için ölümcül bir kader seçişinden, intihardan başka bir şey değildir. Bir çok iyi niyetli kişi, toplumun omuzlarına yüklediği bu ağırlıklar altında ezilip kaldı.

Batı, birkaç kez yıkılıp yeniden yapıldı, bir kaç kez ölüp yeniden dirildi. Bizse yavaşlatılmış bir ölüm seansını, adeta, hazla, yudum yudum içerek bir yerlere varılacağını sanıyoruz.

Körfez Bölgesinin, islam ülkelerinin şahdamarı sayılan kutlu toprakların, merkezi islâm dünyasının batılılarca işgali, kurtuluşu hep geleceğe erteleyen ve başkalarından bekleyen müslümanlara, kaderin en acı bir dille bir mesajı sayılsa yeridir ya tam anlamıyla yeniden doğ ve diril, ya bir daha dirilmemecesine öl ve yok ol! Bunu, İslam Dünyasının, İslâm Dünyasındaki her ülkenin, her kavmin kendi kendine söyleyip içine düştüğümüz kābustan dehşetle uyanması ve ayağa kalkması gerekirken, halå günübirlik sıkıntıların giderilmesinden başka bir şey düşünülmediği görülmekte.

Amerika, acaba bu vesileyle şu kadar milyar dolar borcu siler mi, veya şu kadar milyar dolar hediye eder mi gibi ham hayallerle vakit kaybetmekte teker teker bütün islâm ülkeleri.

Oysa görünen apaçık bir hakikattır ki, işgal edilenlerden sonra, sıra teker teker diğerlerine gelecektir. Suudi Arabistan'ın korkunç petrol zenginliği, işgalde ona öncelik verdirmiş olabilir. Ona sahip olan batılı ülkeler, aynı hızla neden başka bir zenginlik kaynağı olan Süveyş Kanalına ve güneşiyle, deniziyle, tabiatıyla kuzeylilerin her zaman hasretini çektiği topraklarımıza malik olmayı istemesinler?

Şimdi İslâm Ülkeleri, tepelerine adeta metafizik bir afet gibi inen işgal felaketi önünde uyanmazlar ve diriliş için davranmazlarsa yokolmayı hakketmiş ve bu yokoluşu tarih önünde belgelemiş ve tescil etmiş olurlar.

Son şanstır bu. Yüzü asırlara dönük bir son şans. Ya tüm İslâm Ålemi olarak asırlarca, esaretin, zulmün ve karanlığın uçurumlarına yuvarlanmış, Dante'nin Cehennemindeki gibi boşluklara azap içinde asılıp kalmış, ya da Akif'in:

'Can gitti, vatan gitti, bıçak dine dayandı Lakin, o zaman, silkinerek birden uyandı' dediği gibi uyanıp dirilmiş olacağız.

Böylesine ölüm kalım ifade eden bir yol ayrımındadır İslâm Ålemi. Olayların hızla akışı, onu çabuk ve kesin bir karar vermeye zorlamaktadır. Bu kritik anı, en halis ve samimi bir kararla değerlendirmesini bilirsek, sadece uçuruma yuvarlanmaktan kurtulmuş olmakla kalmayacak, insanlığı da kurtaracak olan yemyeşil canlı bir vådiye çıkmış olacağız. Çünkü Batı, yine yakın örneği iki defa görüldüğü gibi, zincirinden boşanmış, zaptedilemeyen azgın bir boğa misali, sadece İslâm Ålemini istila değil, bütün insanlığı ve nihayet kendi dünyasını da felåkete götürme çılgınlığına girişmiştir.

Kanak: Diriliş Dergisi  (17-24 Ağustos 1990)






YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
YUKARI