“Yol insan içindir. Ama insanın da bir yola gittiği zaman o yolun adamı olması lazımdır. Yani öyle zamanlar da olur ki insan da yol için gerekir, onu tek taraflı düşünmemek lazım.
Evet, yol yapılmıştır insanlar için, fakat insanların da yoldan haberi olması lazımdır. Sadece bir araç olarak kullanmaması lazım. Hele bu mutlak bir yol olursa yani hakikat yolu olursa o zaman onu büsbütün artık araç olarak düşünmek yanlış olur. Bu bakımdan hem yolun gereği, hem insanın insan olma gereği yerine getirilmeli ki, bu insanla yol birbirini tamamlasın ve maksat hâsıl olsun.
İslam'da bu durum dengeye kavuşturulmuştur, fakat insanlık bu konuyu çözememiştir. İnsanlık bazen yolu mübalağa eder, insanı hiç sayar. Bazen de insan mübalağa edilir, yol hiç sayılır. İşte o zaman o yaşantı amacına ulaşmaz. Bu bakımdan, tarihi incelediğimizde birçok olayın arkasında olan ve bir türlü çözülemeyen hadiselerin arkasında olan problemin bu olduğunu görürüz. Bunu çözmedikçe de insan yaptığı hareketin mutlu bir sona veya pozitif bir sonuca ulaşmasını sağlayamaz. İnsanoğlunun bu meseleyi çözmesi lazım. Bu meselenin kökünde yatan şey de insanın aşırılıklara olan eğilimidir.
Onun için İslam aşırılıkları men etmiştir, yasaklamıştır insanoğluna. Din orta yoldur, aşırılıklardan bizi uzak tutmuştur. Fakat insanoğlu yolda giderken, hani birden sapar, o orta yolda giderken, dosdoğru gidilen yoldan bazen aklına esen bir fikirle veya bir hisle, o yoldan çıkar, patikalara sapar ve yolda, dağlarda kaybolup gider.
Onun asıl yolu bırakmaması lazımdır. Bunun içinde aşırılıklardan kaçınması lazım. İki türlü aşırılık vardır. Bunlardan Birisi ifrat, biri tefrit denmiştir. Yani aşırılığın alt ve üst ucu. Yolun gereğini yerine getirirken ona tam uymamız gerekir. Onu doğru dürüst bize anlatanlara itaat doğrudur. Fakat bu itaati aşırılığa götürürseniz veya çığırından çıkarırsanız veyahut da tam tersi, tepki olarak uymazsanız, kendi başınıza, tamamen ben karar vereceğim derseniz, böylece uçtan uca giderseniz, Şüphesiz ki yolu kaybedersiniz, karanlıklara düşer yolunuz ve ondan sonra işin içinden çıkamazsınız.
Bu durum çok yaşanmıştır. Mesela bir misal olarak vereyim, Hristiyanlığın doğuşu. Roma gelmiş, Filistin'i istila etmiş, putperestliği getirmiş, tevhid dinini yıkmaya çalışıyor. Bunun için peygamberler çıkmışlar, topluma yol göstermek istemişler. Mesela, Hz. İsa yol göstermek için o kadar elverişsiz şartlar içinde, her türlü tehlikeyi göze alarak, çok az insanla, yolu hatırlatmak, unutulmuş, yoldan çıkmış insanları tekrar yola sokmak için, elinden geleni yapmış. Sonra yine Allah'ın kendisine müsaade ettiği kadar görevini yaptıktan sonra, bilemediğimiz bir şekilde, Allah tarafından, insanlıktan alınmış.
Onun çeşitli yorumları vardır, Kur'an-ı Kerim'de de var. Bir nevi dünya hayatı orada sona ermiş. Fakat ondan sonra bir taraftan yoldan çıkanların, onu dinde sapık bir yol çıkartan bir insan gibi tanıtmaları ile bir aşırılığa gitmeleri var. Yani Yahudilerin aslında ona sarılması gerekirken, tam tersine, onu sanki yanlış bir yol getirmiş gibi onun aleyhinde çalışmaları ve hatta Romalılara ihbar etmeleri. Öte yandan da, taraftarlarının giderek işi efsaneye, başka yollara saptırıp, yasakların da tesiri ile aşırı dünya sevgisi dolayısıyla, Tanrı'nın oğlu, Allah'ın oğlu mertebesine çıkarmaları. Böylece iki aşırılık ifrat ve tefrit neticede yolun değişmesine, artık bozuk dinlerin doğmasına sebep olmuştur. Ve bu insanlığı da bugüne kadar uğraştırmıştır.
Hatta bugün dahi bizim en büyük problemlerimizden biri Batı'nın bu aşırı tutumu. Sonra Rönesans'a gelinmiş, papalık veya bir rahipler kurumu oluşmuş. Rahipler kurumu insanları zorluyorlar. Yani Tanrı'nın oğlu olarak kabul edeceksiniz, etmeyen Engizisyon'a gitmiş, işkencelerle öldürmüşler. Hele bilhassa böyle bir düşünce adamı, bir filozof birisi biraz farklı bir fikir söyledi mi, ona yapmadıklarını bırakmamışlar. Hatta o işi daha da ileri götürmüşler. Kendi dünya görüşlerinin aksine, kendi bilim anlayışlarının aksine bir söz söyleyeni cezalardan cezalara çarptırmışlar. Ve tabi ki yol kaybolmuş, aşırılıklardan yepyeni bir dünya doğmuş. Şimdi biz şu anda dahi o dünyayla karşı karşıyayız. Gelip icabında bizim inancımızı bozmaya veya şüpheye düşürtmeye, gençlerimize, güya kendi dinini yaymaya çalışıyorlar.
Yani insanlık büyük bir sıkıntı yaşamış. Bu batıya da zararlı olmuş. Çünkü bu sefer bu kadar işkenceler, yanlış düşünceler olunca bir takım insanlar buna karşı çıkmışlar. İşte aydınlatmacılar denilen, aydınlanma felsefesi denilen şey doğmuş. Fakat bu sefer onlar aşırıya gitmişler. Nasıl? Hani rahiplere kızgınlıklarından, tepkilerinden artık dini kökten inkâra kadar gidenler olmuş. Tamamen bu sefer ters bir yöne gitmişler. İşte ondan sonra demişler ki hani siz insanı hesaba katmıyorsunuz. İnsanı sevmiyorsunuz. İnsancılık esastır. Hümanizm diye işte bir cereyan başlamış batıda. Aydınlanma hareketi arkadan hümanizm diye bir cereyan başlamış.
Şimdi bunun mutedili, ılımlısı veya orta yolu diyelim normaldir, doğrudur. İnsanlık diye bir hadise vardır ve bunu düşünmek lazımdır. Fakat bunu siz her şeyin üstüne çıkarırsanız, topyekûn dini inkâra, Allah'ı inkâra kadar giderse bu aydınlanmacılık sonunda karanlıkçılık olur. Bu insancılık da gayri insanlılık olur.
İşte bütün mesele bu ince noktada. Hani bizim bir sözümüz var ya, sırat kıldan incedir. Kılıçtan keskincedir denilen bir sırat tarifi vardır. O işte bu konular içindir. Çok ince konulardır. Yani aşırılığın biraz ilerisine gittiniz mi orada artık tamamen saparsınız. Giderek açı büyür. Başlangıçta küçük bir açı, dar açı olan şey ufka gittiği zaman muazzam bir geniş açı olur. O zaman insancılık tersine döner. Hümanizm veya aydınlanmacılık tam tersine döner. Aynı şekilde yani dinde aşırılığın müspeti gibi görüneni de yasaktır. Müspet gibi görünür fakat şeytan bizi bu sefer oradan aldatır.
Peygamber Efendimiz vefat etmiş. Büyük bir kargaşalık, panik doğmuş. Bazıları peygamber ölmez demişler. Hâlbuki Peygamber efendimizin ben ölmeyeceğim diye bir sözü var mı? Yok. Kur'an-ı Kerim'de var mı? Yok. Orada diyor ki : ‘Her nefis ölümü tadacaktır.’ Bundan, Muhammed müstesnadır demiyor ki Kur'an. Ölüm bir haktır. İnsanlar için konulmuş ilahi bir sünnettir. Şimdi bunu Müslüman insan ne kadar acı olursa olsun bu gerçeği kabul etmek zorunda. Fakat işte şeytan bu durumlarda insanları gelir yakalar ve olmadık fikirlerle onu yoldan saptırır.
Büyük bir panik başlamış. Kimisi işte peygamber ölmüştür, demek ki sanki hak yol değildir gibi sapmaya başlamış. Tabi düşmanlar, ikiyüzlüler bunu kışkırtıyorlar bu işleri. Hatta Hazreti Ömer bile artık bunun tesirinde kalarak kim demiş peygamber öldü derse kafasını keserim. Hâlbuki peygamber efendimiz vefat etmiş. İşte o zaman İslamiyeti tam öğrenmiş olan, tam bilen Hazreti Ebu Bekir çıkıp önce arkadaşı Ömer'i uyarır. Ömer diyor sen nasıl böyle söylersin? Peygamber efendimiz öldü, vefat etti. Sen nasıl böyle bir şey söylersin? Ondan sonra çıkıp meşhur konuşmasını yapıyor. İşte,‘ey nas, ey insanlar! Her kim Muhammed'e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Ama her kim Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah bakidir, ölmez. Peygamber Efendimiz vefat etmiştir. Ama bizim onun peygamber olması gerçeğinden uzaklaşmamızı gerektirmez. Tam tersine. Ona daha çok sarılmamız gerekir.’
Bir şekilde yaptığı konuşmayla yatıştırmış ve fitnenin yolunu kesmiş. O aşırılıktan, o bir anlık belki duygu patlamasından, şundan bundan, tesirden, üzüntüden doğan bu şeyden onları alıkoymuştur. Peygamber Efendimizin vefatı için muhakkak en çok üzülenlerden biridir. Arkadaşıdır aynı zamanda. Ancak o anda duygusunu bastırıp bu doğan fitneyi önlemek için Peygamber Efendimizin vefat ettiğini insanlara en tesirli şekilde hatırlatmıştır. Ve bir fitneyi önlemiştir. Fakat işte insanların bu dengeyi tutturması çok zordur.
Yani yolu yol olarak bilmek, insanı insan olarak bilmek, insanın bir fani tarafı olduğunu bilmek, insanın değerinin yanında aşırıya gidip de mübalağa edilmemesi gereğini bilmek, bunu tam ayarlamak son derece zordur. Ve bunu bir insanlık çapında düşündüğümüz zaman işte binbir yanlış yolda olmuştur. Halen de bunlar geçerlidir.
Bu durumu İslam içinde dahi her zaman tam ayarlayamamışızdır. Bu sebepten de işte çok yanlış şeyler olmuştur geçmişte. Bunlardan ibret almamız lazımdır.
Bunlar bizim için çok acı örneklerdir. Bunlardan ibret almadığımız takdirde aynı yanlışlıkları bizler de yaparız. Ve en büyük sorunlardan biri budur.
İslam dünyası bugün paramparça ise, darmadağınıksa ve İslam dünyası bir türlü toparlanamıyorsa ve düşmanlarla çevrili olarak yaşıyorsa ve her zamanda istila tehlikesiyle karşı karşıyaysa ki hatta sadece tehlikeden ibaret kalmıyor, İslam dünyası bugün bil fiil istilalarla uğraşıyor. Bunun alt kökeninde yatan bu problemdir. İnsanın değerini tam saptayamamak, ya aşırıya mübalağaya gitmek veya tam tersi yolu da tam anlayamamak. Ve bu ikisinin arasındaki ilişki, yani insanla yol bir bütündür. Bunlardan birini feda edemeyiz. Ve bunlar arasındaki bağlantıyı iyi kurmamız gerekir. Bunu yapmadığımız takdirde mutlaka bu dediğim fitneler, aşırılıklar ve daha birçok şey doğar.
Yine İslam tarihine şöyle bir bakarsak, Hz. Osman zamanı, İslam genişlemiş, Mısır Müslüman olmuş, çok genişlemiş. Fakat Müslüman olanlar daha İslam'ı tam öğrenmeden aşırı taleplerde bulunmaya başlamışlar. İslam'da bir nevi aristokrasiden uzak cephesiyle herkes eşit. Bu sefer daha yeni Müslüman olmuşlar, Mısır’dan kitleler kalkıp geliyor, Medine'yi adeta işgal ediyorlar. Haklı şikâyetleri de olabilir. Ama şikâyetimiz var diye Mısır'dan kalk gel, Medine'yi adeta işgal et, ondan sonra halifenin olduğu yere girip günlerce adeta orayı işgal etmişler. Sonunda da halifeyi şehit etmişler, Kur'an-ı Kerim okurken.
İşte bu bir aşırılıktır. Tamam, sana hürriyet verildi, hak verildi, herkesle eşit konuşursun. Birisi firavunlar gibi taht üstünde, öbürü yerde, onun ayaklarına kapanmış durumda olmaz İslam'da. O da insandır, o da şahsiyettir, bu değeri veriyor İslam. Ama bu hakka dayanıp da köle, Halife Hazreti Ömer'in arkasında namaz kılıyor. Ondan sonra arkadan hançerliyor. Ondan sonra Hazreti Osman'ı, gelen bir grup şehit ediyor. İşte bunlar İslam'ı anlamamış ve aşırıya gitmiş, bir hakkı suistimal etmiş. Kendisine verilen hakkı suistimal etmiş insanlardır. Ve bu tabi bütün Müslümanlara zarar vermiştir. Sadece kendilerine veya belli bir insanlara değil. Ondan sonra keşmekeşe düşmüştür.
Büyüklerden biri demiştir ki:’ Din haddini bilmektir.’Evet, Allah bize irade vermiş, hürriyet vermiş, İslam bize eşitlik vermiş, hak vermiş ama haddimizi bilmemiz lazım. Başkasının da hakkı var. Bizim hakkımız o hakla sınırlıdır. Benim hürriyetim diğer Müslümanların hürriyetiyle sınırlıdır. Bir de ortada bir düzen vardır. O düzeni düşünmemiz lazımdır. Benim kendi keyfim için, menfaatim için, çıkarım için o düzene zarar vermemem gerekir. Bu dengeyi herkesin düşünmesi lazımdır.
Düzeni sağlayan kişiler bireyleri ezmeyecek ama bireyler de hadlerini bilecekler. Bu dengeyi tutturamadığımız zaman düzen bozulacak ve bundan herkes zarar görecek. Bunun gibi. İşte Hazreti Ömer'i şehit etmişler. Sonra o düzeni yine kurmuşlar. Fakat arkadan bu sefer Hazreti Osman'ı bir takım kişiler şehit etmiş ve ortalık karışmış. Ondan sonra işte Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye ihtilafı oradan doğmuş.
Kışkırtıcılar, ikiyüzlüler, münafıklar el altından ortalığı karıştırmışlar. Öbür dinden olanların da fitneleriyle büyük bir kargaşa çıkmış. Sahabeler arasında ihtilaf oluşmuş. Ve bu ihtilafı çözmek gerekir. Ama bu nasıl çözülecek? Tarafsız olanların araya girip kardeşçe konuşmasıyla çözülecek. Ama Hariciler denilen grup çıkmış demişler ki:’Bu sorun üç kişiden kaynaklanıyor, bu üç kişiyi öldürürsek mesele hallolur.’ İşte kendi aklından sözde muhakeme yapıyor, bir çözüm buluyor. Hz Ali’yi, Muaviye’yi ve bir de Amr İbnü'l-As'ı öldürürsek biz bunlardan kurtuluruz, toplum huzura kavuşur, fitne biter diye düşünmüşler. Hz. Ali'yi şehit etmişler, diğerlerini öldürmeyi başaramamışlar. Ve büsbütün haksız bir şekilde halifeyi öldürmüş oluyorlar. Ve fitneyi kökünden kesmek yerine tam tersine iyice alevlendiriyorlar.
Bunun gibi tarihte olaylar çok. Burada daima bizim orta yolu bulmamız, aşırılıklardan kaçınmamız için yüzlerce binlerce misal var. Din haddini bilmektir denmiş. Yine büyük bir söz var. Sınırı aşan için sınır yoktur. Sınır vardır, her konuda bir sınır var. O sınırı aştınız mı artık sınır yok. Ondan sonra her türlü kötülüğü yapmak mümkün. Mesela bunu, içki için misal verirler. Yani içki bir günahtır. Diyelim ki o sınırı aştı. Orada durmaz. Çünkü sarhoş olacak. Sarhoş olunca belki cinayet işleyecek, hırsızlık yapacak, başka şeyler yapacak. Şunu yapacak, bunu yapacak. Yani bir sınırı aştı mı ondan sonra sınır kalmaz. Çünkü sınır vardır, sınırı aşmamak gerekir.
Bu sınırı da din, Allah'ın kitabı, peygamberler, ondan sonra büyüklerimiz hepsi çizmiş. Dikkatli olmamız lazım. Kendi başımıza hemen kural çıkarmak çok yanlıştır. Bana şu doğru geliyor, tamam iyi ama sen onu şimdiye kadar insanlığın mirasıyla karşılaştırdın mı? Senin o düşünceni gerçekten bir mihenge vurdun mu? Onu araştırdın mı? Yok, yapmadın. Bana göre bu doğrudur, sana göre doğrudur ama tecrübe ettiğin zaman onun bir yanlış olduğunu göreceksiniz.
Şimdi mezhepler çıkmış. Bu mezheplerin çıkışı yanlış değil. Çünkü iklimler farklı, coğrafyalar farklı, tarihler farklı. O bakımdan mezhep bir rahmettir. Yani genişletmiş. Fakat onun aşırısına gittiniz mi, o rahmet felaket oluyor.
Tarikatların çıkması doğrudur, manevi mekteplerdir. İnsanlara öğrendikleri İslam'ı, hakikati, fazileti, ahlakı içselleştirme imkânını verir. Bir manevi mekteptir, okuldur. Orada insanlar öğrenir. Fakat aşırıya gittiniz mi, benim tarikatım, benim mezhebim dediğiniz anda benim cemaatim, benim yolum, o zaman biraz durup düşünmek gerekir. Öbürü de vardır. Bir tek mezhep yok, bir tek tarikat yok, bir tek cemaat olmaz. Bir tek grup, bir tek hareket, bizim hareketimiz, bizim partimiz, dediğiniz anda yanlış olur.
Hayır, öyle söylemeyeceksiniz. Parti, hareket, cemaat, mezhep, tarikat farklı olabilir. Ama bizim deyip de öbürlerinden ayrıldınız mı, öbürlerini hesaba katmadınız mı, onları yok saydınız mı, hele Müslümanların kendi aralarında böyle bir ayrım yapmaları son derece tehlikelidir, risklidir. Ve fayda yapayım derken zarar verir.
Sen şeyhini sevmek, onun sözlerine itaat etmek durumundasın. Ama herkesin benim şeyhime tabi olmasını istemem ve ondan daha üstün şeyh yoktur diye iddiada bulunma hakkım yoktur. Senin şeyhin varsa başkasının da şeyhi olabilir. Dinde bir tek tarikat yok, bir tek mezhep de yok. Benim imamım, benim mezhebim daha doğrudur öbür mezhepten. Hayır, o seninki de doğrudur, onunki de doğrudur, yerinde onu kullanırsın, yerinde diğerini kullanırsın. Buna saygı göstereceksin, sevgi göstereceksin. Geçmişte genellikle buna uyulmuş.
Mesela gelmiş birisi bir tarikata girmek istemiş. Bir nevi hani bugünün değişiğiyle söyleyeyim, mülakata almışlar. Konuşuyorlar, onu anlamaya çalışıyorlar. Yani mizacı, yapısı, aile, geldiği muhit. Oradan yok diyorlar. Sen falan tarikata, falan şeyhe gideceksin. Senin nasibin orada diyorlar. Çünkü maksat, amaç nedir? O gelmiş, manevi terbiyesini sağlamak istiyorsak, bakacağız, onu müşahede edeceğiz. O bizim tarikatta mı daha yükselir, yoksa öbür tarikatta mı? Öbüründe mi? Öyle şahsi şeyle, yok bizim tarikat hepsinden üstündür ve her şeyi herkesten daha iyi yapar dememişler. Herkesi kendi yapısına, tahsiline, alımına göre ayırmışlar, göndermişler. Ve böylece birlik, beraberlik sağlanmış ve İslami yaşantı, İslami düzen devam etmiş. Birbirlerine karşı anlayışlı olmuşlar ve birbirlerine sevgiyle, saygıyla gelmişler.
Olur ki o benden daha üstündür diye düşünmüşler. El elden üstündür demişler. Her geleni Hızır bil demişler. Daha bunun gibi öyle bir yapı oluşturmuşlar ki insanlar birbirlerine saygılı, kardeşçe davranmışlar. Arada maalesef bazı olumsuz şeyler olmuş ve onları da bir şekilde halletmişler. Çünkü doğru değil.
14 yaşında şeyhin çocuğuna, şeyh diye sarılan müritler İstanbul'u adeta işgal etmişler, tarihimizde var bu. Ondan sonra o şeyh ve müritleri beraber maalesef idam edilmişler. Ama sonradan bunun da bir aşırılık olduğu görülerek yine o şeyh şu anda da türbesi de var, saygı da görüyor. Fakat o anda düzenin sağlanması için onların sakin durmaları gerekirdi. Evet, aşk içinde yapıyorlar bunu, bir şahsi çıkar veya şu yok, bir coşkunluk anı. Yine manevi sarhoşluk anı diye bir hadise vardır. Bu tarikatlarda da vardır. Manevi sarhoşluk anında söylenen bir söz veya bir hareket bir kural olamaz. O an için elinde olmaksızın yaptığı için belki bir sorumluluğu yok. Fakat siz onu alıp da işte falan zaman şeyhim şunu söyledi veya şu hareketi yaptı, bu kıyamete kadar sanki her yerde ve her şartta geçerliymiş gibi davranamazsınız. O manevi sarhoşluk anında yapılmış elde olmayan bir harekettir, veya bir sözdür.
Ölçülerimiz vardır bizim. Kur’an-ı Kerim bize ölçüleri vermiş. Şeriat, kurallar tayin edilmiş. Âlimler bunların hepsini tespit etmişler. Söz ölçüye vurulur. Eğer ölçüyle uyum sağlıyorsa tamamdır. Değilse o zat da değerli bir zatsa, ağzından da böyle bir söz çıkmışsa veya böyle bir hareket çıkmışsa, onu manevi sarhoşluk anında bunu yapmış, bunu söylemiş, söz geçerli değildir. O ana mahsus, o kendine mahsus bir şeydir. Bizim için geçerli değildir o. Çünkü bizim yol bellidir, kurallar bellidir. Bizi yoldan alıkoyacak, düzeni bozacak şeyleri kabul edemeyiz.
Her aşırılık, hani yine bir söz vardır. Zaman zaman ben de burada tekrar ediyorum. ‘Bir şey haddini aştı mı zıddına inkılâp eder.’ Bu bir kural olarak, hatta Mecelle'nin temel ilkelerinden biri olarak bir şey haddini aştı mı zıddına inkılâp eder. Yani bunu bugünkü dile çevirirsek, bir şey sınırını aştı mı tersine dönüşür. Yani siz sevgide aşırıya gittiniz mi, ona kötülük yapmış olursunuz. Onu sevmiş olmuyorsunuz, ona kötülük yapıyorsunuz. Şimdi millete gitse, ben falanı şöyle seviyorum, bu kadar çok büyüktür, şudur budur. Bu sefer tepki doğar, ona zarar vermiş olursunuz. Siz iyilik yapayım derken kötülük yapmış olursunuz. Aynı şey tersinden de. Mesela gelir birisi, insanlar birini çok kötülerler. Bir bakmışlardır, o kadar da kötü değildir. Bu sefer de onu öyle olmadığını görür insanlar. Belki bazı yanlışlıklarını dahi affederler.
Onun için aşırılıklar, her türlü aşırılık yanlıştır. Pozitiftir diye bir şey sınırsız olamaz. Sınırını aştı mı tersine dönüşür. Sınırı aştı mı ondan yarar görmeyiz. Bu bakımdan bizim bu devirde de yine Müslümanlar arasındaki bu kopukluk, bu dağınıklık, bu kavgalar, gürültülerin kaynağında bu aşırılıklar vardır. Eğer her şey yerli yerine konulup değerlerimiz değer olarak bilinmeli, elbette itaat etmeliyiz, sevmeliyiz. Fakat bunun da sınırı vardır. Tersi de doğrudur. Hemen her gördüğünüz yanlıştan dolayı da insanlara hemen saldırmak ve ondan sonra çizip atmak mümkün değildir. Hepimiz de yanlış yaparız. Hepimizin de zaafları vardır. Dikkat etmemiz gerekir. Herkes kendine dikkat etmesi lazım önce.
Şimdi neden İslam âleminde hareketler çıkıyor da bunlardan birinin büyüyüp aslında bütün İslam âlemini kaplaması gerekirken, bu olmuyor. Sebebini buralarda aramamız lazım.
Ya mübalağa yapılıp insanlar aşırı derecede büyütülüp, başkalarına hiçbir hak tanınmıyor. Bir kişi tanıyoruz, diğerlerinin hepsini siliyoruz. Ondan sonra bir hareketi biliyoruz, diğerlerinin hakkını tanımayınca tabi, bir birlik olamıyor. Birlik olmayınca da işte bu dağınıklık, bu kopukluktan zaaf doğuyor. Ve İslam âlemi bu yüzden düşmanlarının devamlı ya taarruzuna ya istilasına maruz kalıyor ve en azından baskı altında kalıyor. Onun için biz itaat edilmesi gereken yerde itaat etmeliyiz. Fikrimizi söylememiz gereken yerde söylemeliyiz. Aşırılıklardan kaçınmalıyız. Kendimize ait olanı bütün insanlara illa da kabul ettirmek zorunluluğunu hissetmemeliyiz.
Hep birliği, beraberliği esas almamız lazım. Karşıdakine saygıyı, hürmeti ve sonuna kadar müzakereyi, bir meseleyi, sonuna kadar konuşup da halletmeye çalışmak, geçmişte bunu yapamamışlar zaman zaman. Kılıçlarla olmuş diyelim fetihler, İslam âleminin birliğini bile sağlamak için ordular gitmiş. Binlerce, on binlerce insanlar ölmüş fakat yine tabi belki bir müddet bir şeyler sağlanmıştır. Fakat bizim bugün böyle bir lüksümüz yok. Biz bir kılıcı çekip de kalkıp, ben giderim orada bir kötü yönetim var, onu alaşağı ederim, düzelir. Hayır, bu lüksümüz yok. Artık kılıçla bunu halledemezsiniz. Çünkü insanlar karşınıza çıkacak ve yine siz masum insanları, onları kılıçtan geçiriyorsunuz, onlar da sizi. Dışarısı da her iki tarafa yardım edecek, Müslümanlar İyice birbirini kıracak, sonuç sıfır.
Hepiniz yere serildikten sonra gelip diyecekler:’ siz rahat durmuyorsunuz, siz memleketinizi dahi idareden acizsiniz. Biz geldik burayı yönetmeye.’ Hâlbuki bu duruma düşmemek için bilginler, aydınlar, müzakereyi sonuna kadar götürmek, ikna etmeye sonuna kadar gitmek, en son şiddet ve mümkünse hiç bir şiddete gitmeden halletmek zorundayız.
Bu geçmişteki imkânlar dahi yok elimizde. Geçmişte yapmış bunu, şimdi tarih muhakeme eder. Hepsini suçlayıp da neden kılıçla gittiniz diyecek durumumuz yok. Muhakeme ederiz tarih okuyarak. Fakat biz bunu gözden geçirmek zorundayız. Bu çağda böyle bir imkânımız yok.
Müslümanların birbirine ancak fikirle, bilimle, hakikati bilerek ve faziletle, erdemle yaklaşarak ikna etme, birlik ve bütünlüğü sağlayıp, bundan doğacak güçle kendi bağımsızlıklarına, özgürlüklerine kavuşması yöntemi, bir tek bu yöntem geçerlidir. Bunun için bu noktayı da iyice düşünmemiz lazımdır.
Kolay yol yok, çok kısa yol da yok. Biz, yol ne kadar süre istiyorsa onu da göze almamız lazım. Ne kadar çile istiyorsa onu da göze almamız lazım. Ve ancak o zaman bir yolu bulabiliriz. Siz daima benim tarikatım, benim cemaatim, benim mezhebim, benim hareketim demeyeceksiniz, benim partim de demeyeceksiniz. Biz demiyoruz.
Biz partiye evet, particiliğe hayır diyoruz mesela. Bizim bir ilkemiz, biz de parti kurduk ama biz partiye evet diyoruz ama particiliğe hayır. Bizim partimize mensup olmayan, hepsi de kardeşimizdir, hepsi Müslümandır. Fikirlerine de saygıyla bakarız. Ancak biz onları ikna edersek bizim partimize gelebilir. Yoksa partimize gelmedin o zaman sen hiçsin, sıfırsın demeye hakkımız yok.
Aynı şekilde hiçbir cemaatin diğer cemaate, hiçbir hareketin diğer harekete ve hiçbir mezhebin diğer mezhebe, hak mezhepler var, biliyoruz ama artık bugün hak olmayan mezhebe bile böyle bir kılıç çekemezsiniz. Ancak ikna yoluyla karşısına çıkabilirsiniz.
Peki, ne dememiz lazım? Benim milletim diyeceğiz. Bu milletimin içinde her mezhepten, her fikirden, her şeyden insanlar olur. Hepsi bizim milletimizin ferdidir.
Hepimiz kardeşiz, hepimiz ancak karşılıklı konuşarak, tartışarak doğru yolu bulup, o mutedil olan nedir? Aşırılıklar nedir? Bunu ayırarak, böyle ince ince ayırarak, ondan sonra da ihtiyatla yine hareket ederek, bulduğumuz bir yolu deneyerek ondan sonra böyle böyle gerekirse yanlışlıklardan geri dönerek tekrar yola koyularak gitmemiz lazım.
Kervan biraz ağır yürür ama doğru yolda yürümüş olur. Şimdi tez gideyim derler fakat hani demiş ya:’ tiz reftar olanın payına dağmen dolaşır.’ Acele edeyim gideyim derse eteğine dolaşır, ayağına dolaşır. Yolda yürüyemez, gidemez. Her yolun bir hız, kabul ettiği bir hız var. Her aracın bir hızı var. Sen o hızı geçtin mi o gitmek olmaz, bir kazaya sebep olursunuz.
Aynı şekilde bundan elli sene evvel biz böyle bir uzun vadeli bir şeyler yapalım dediğimiz zaman, hayır, ya iki yılda kurtuluruz dediler. O iki yıllar, çok iki yıllar geçti, elli tane, neredeyse yirmi beş tane iki yıl geçti. Yine hala bizimkilere kalsa iki yıl, iki yıl derler. Hâlbuki bir elli yıllık plan yapsan şimdi ona varmış olacaktık.
Yani her şeyin bir vadesi vardır. Orta vade, kısa vade. Kimi iş kısa vadeli olabilir, kimi orta vadede olur, kimi de belli bir süre uzun vade.
Biz otuz yıl dediğimiz zaman uzun vade olarak ona çok uzun demişlerdi. Hâlbuki nice otuz yıllar geçiyor. O da gidiyor, böyle büyük davalarda on yılın, yirmi yılın hesabı olmaz.
Siz onu iki yılda halledeceğim derseniz olmaz. İşte bu düşüncelerle hani biraz neden İslam âlemi derlenemiyor, toparlanamıyor soruları her zaman kafamızı meşgul eder, etmiştir. İşte bunun cevaplarını burada bulabilirsiniz. Bu aşırılıklar ya da hızlı gideyim düşünceleri…
Bir diğer konu da araçlar ve amaç meselesidir. Şimdi araçlar olmadan yola gidemezsiniz tabii. Ama işi fazla araca takarsanız kafayı, amacı kaybedersiniz bu sefer. Hani zengin olayım da bir hayır yapayım dersiniz. Fakat bir türlü olduğunuz zenginlik, size zenginlik görünmez. Daha zengin olayım, bir gün hizmet ederim. Biraz daha zengin olayım, hizmet edeyim dersiniz. Ömrünüz biter gider. Şimdi hem bir yandan araçları düzerken, onları bulurken, onları temin ederken, amacı unutmayıp bir yandan da amaca göre hareket ediyorsunuz. Araç her şey demek değildir.
Yani zenginlik, diyelim ki bu şekilde çok gördük. Biz bir parti kuralım da, bu parti büyüsün de, ne olursa olsun sonra halledelim. Hayır, o büyürken doğal olarak, sağlıklı büyümesi lazım.
Bir hareketin sağlıklı büyümesi lazımdır. Yoksa büyüsün de nasıl olursa olsun, hayır olmaz. O zaman ileride onun zararını görürsünüz. Ve çok gördük. Nice partiler geldi, gittiler. Nice hareketler geldi, çöktü. Nice insanların şimdi ismi bile geçmiyor. O bakımdan bu ölçülerin hepsini düşünmemiz lazım. Aşırılığa gitmemek, hakikatten ayrılmamak, yolu unutmamak, yolun adamı olmak ve aynı zamanda da araç amaç dengesini kurmak ve daima Müslümanların bir bütün olduğunu, bir millet olduğunu, bir medeniyet olduğunu ve bir hakikat sistemine bağlı olduklarını unutmamak ve bunların hepsinin üstünde bütün amaç Allah'ın rızasını elde etmektir.
Yani Allah neden razıysa onu yapmamız lazım. Neden razı değilse ondan kaçınmamız lazım. Çünkü insanları altı tabakaya ayırıyorlar. Yani en sonunda Allah onlardan razıdır. Onlar Allah'tan razıdır derecesi var, oraya çıkıyorsunuz. Ondan sonra da Allah da onlardan razıdır en son derece. Oraya da varmadan İslam'ın en yüksek derecesine çıkmak olmuyor.
Bunları hesaba katarak, bütün bu dengeyi kurarak inşallah yeniden doğuşumuzu, dirilişimizi gerçekleştireceğiz ve aşırılıklardan kaçıp birlik ve bütünlüğümüzü kuracağız, bağımsızlığımızı kazanacağız. Çünkü maalesef İslam âlemi bugün bağımsız değil. Yer yer her biri bir şekilde bir yere tabi olmuş, zelil ve hakir durumdadır. Onur açısından düşünürsek İslam'ın şerefi ve onuru açısından çok hakir, utanılacak durumdayız. İşte bundan kurtulmamız için bu dediğim noktaları göz önünde tutmamız ve ona göre diriliş, büyük dirilişi gerçekleştirmemiz lazımdır. İnşallah bunu da yapacağız.”
Kaynak: http://yucedirilis.org.tr/19-nisan-2014-tarihli-konusma/
Alıntılayan: Nizamettin Yıldız



MUHAMMET VEFA YÜREKLİ: Atlantik'te kriz NATO’yu parçalar..
MUSTAFA YÜREKLİ: Enerji kaynakları, dünya sistemi ve Ortadoğ..
Huşu Ne Demektir? Huşu Nasıl Olur?
İspanya ve Fransa'dan Türkiye açıklaması
Şara duyurdu: Suriye'nin kuzeydoğusunda ateşkes imzaland..
SEZAİ KARAKOÇ: Yol ve İnsan
Erdemli Toplum kültür sohbetleri
Sena Nur Çelik Kanat: Hafızasına hükmedemedikleri milleti es..
Maskenin ardındaki sır perdesi! Cihadın sembol ismi Ebu Ubey..
Mamdani göreve başlıyor! 40 bin kişinin katılması bekleniyor..
Türk Kahvesi - Dr. Mehmet Genç
NİZAMETTİN YILDIZ - SOHBET
İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİNDE İBN'ÜL MUKAFFA - YÜKSEL KANAR
İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİNDE HZ. ALİ - YÜKSEL KANAR
MUSTAFA YÜREKLİ - ADINI SÖYLEYEMEDİĞİM ÇİÇEK
Görmez'in İran'daki Vahdet Konuşması
Görmez'in Sultanahmet Hutbesi
İstanbul’da setlere yeni düzen: Film ve dizi çekimlerine kur..
Yeni kararlar açıklandı: İsrail bu kez Eurovision ısrarına b..
İsrail Eurovision’un sonunu getirebilir! Yarışmada siyasi ka..
"3. Milli Sinema Günleri"nin açılışı yapıldı..
15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNDE HALKIN DEVLETE SAHİP ÇIKIŞI
SEZAİ KARAKOÇUN KİTAPLARI
ÖMER NASUHİ BİLMEN' 27 MAYIS CUNTASINA EYVALLAH ETMEDİ
MEHMET AKİF'İN VEFATINDAN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAFLARI
Ayetler
2015'de Aramızdan Ayrılanlar
NECİP FAZIL KISAKÜREK FİLM AFİŞLERİ 
YORUM YAZ