Bugun...
BİLGELİK ERDEM VE GÜZELLİK BİR BÜTÜNDÜR


Mustafa Yürekli
 
 

facebook-paylas
Tarih: 25-09-2022 13:49

Sanat ve iktidar ilişkisi, sadece modern dönemde  değil, tarih boyunca önemli bir problem olagelmiştir; bu sorun, gerek tarihsel gerekse felsefî anlamda öylesine kapsamlı, karmaşık ve kimi zaman insanı şaşırtan ayrıntılarla doludur. Zamanla iktidarlar, toplumlar, kültürler ve anlayışlar değişir. İktidara ve sanata yaklaşımlar da değişebilir zamanla.

Sanat, her toplumda belli bir aydın çevrede boy gösterir, gelişir; sonra da topluma iner. İçinde kültür, sanat ve edebiyat faaliyetleri yürüten bir muhiti barındıran bu aydın çevre, iktidarla da ilişki halindedir.

İKTİDAR, AYDIN ÇEVRE VE GÜZELLİK

Allah, kainatın da tarihin de yaratıcısıdır. Allah tarihin her döneminde her millete peygamber göndermiş, yaratma hakikatini açıklamış, kitapla  iradesini beyan etmiştir. Peygamberlerin çevresinde doğup gelişen aydın çevre, kültür sanat faaliyetleriyle birlikte yönetim işini de yürütmüştür. Dolayısıyla vahiy merkezli sosyal sistemde, toplumu kuran aydın çevre, Allah ile insanın arasını aydınlık ve temiz tutan vahiy kültürünü üretmekte, adaletle barış, birlik ve düzeni sağlamakta, hatta güvenliği sağlamakta öne çıkarak seçkin sınıfı oluştururlar. Kitaba sarılmak ve peygamber yoluna koyulmakla oluşan seçkin çevre,  Hz. Peygamber sallahu aleyhi vesellemin sahabelerinde doğruluk, iyilik ve güzelliğin timsalleri haline gelecektir. Asr-ı Saadet’te her türlü sanat, mimariden resme ki vahiy katiplerinin yazısı hat sanatı olacaktır, şiirden müziğe mabet içinde serpilip gelişmiştir. Hicrette Hz.Peygamber sallahu aleyhi vesellemi şehrin girişinde Ay Doğdu Üstümüze’ (Talal Bedrü Aleyna) ilahisini  söyleyerek karşılarken, Kur’an ve ezan okunurken, sahabe şairler şiir söylerken ve Medine’de mescit yapılırken şiir, müzik ve mimari doğdu; zamanla gelişti, bir sanat çevresi, bir sanat geleneği ve tarihi oluştu.

Söz konusu peygamber çevresinde doğup gelişen aydın çevre birkaç kuşakta değişmiştir. Saltanata geçerken Hak ve hakikatten kopan yönetim, kör gidişle adaletten uzaklaşırken aydın çevre de sözü dinlenmeyen küçük bir azınlık olarak felçli hale gelecektir. Hakikat merkezli sosyal sistem çökecek, merkeze politika oturacak, politika her şey haline gelecektir. Hint, Çin, Mısır, Mezopotamya (Sümer, Asur, Babil) gibi antik kültür çevrelerine baktığımızda, bu görüş daha da netlik kazanır. Piramitlerindeki görkem, günümüzde bile en gelişmiş sanatsal örneği oluşturur. Bir iktidar çevresi içinde doğan ve gelişen bu örnek aynı zamanda bir aydın çevresinin de eseridir; zira gücü esas alan pagan kültürlerde sıradan insanların değil piramidi, bir mezarı bile olmaz. Onlar bu görkem ve maneviyatın ortaya çıkması için çaba harcarlar; taş taşırlar, su taşırlar, kırbaç yer ve ölürler. Hakikatten kopuk adaleti hatırlamayan iktidar çevresindeki aydınlar sayesinde kimi zaman söz konusu acıda inanç öğretileri gereği bir iyilik ve yücelik gördükleri bile olur. Uğrunda büyük acılara katlanarak öldükleri manevi kişinin (firavun) bedeniyle birlikte ölümsüzlüğe kanatlanma, bu şekilde sonsuz bir hayata erme umudu, onlardaki katlanabilme eşiğini yükseltir. Dolayısıyla, Hint, Çin, Mısır, Mezopotamya uygarlıklarında sanat, aynı zamanda daha çok bir zanaat olarak, özerk bir yapıda değil, siyasi ve kültürel iktidarın emrinde bir uygulama alanı olarak ortaya çıkmıştır; böyle olmuştur. Burada piramidi yapan, onun süslemelerini, heykellerini, figürlerini yapan kişi, bugünkü anlamda kendisini bir sanatçı olarak algılamamış, daha çok gündelik bir işi yapmanın, bir zanaatı icra etmenin gayreti içinde olmuştur.

Her çağın aydın çevreleri, söz konusu uygulamaları sanatın ve mimarinin zirvesi olarak adlandırmakta, en ileri sanat faaliyetini kendilerinin yaptığı şeklinde gör; ayektedir; aydın çevreler, kendi zamanının verdiği bir bakış açısı ve algılama biçimi ile yöneten ve yönetilene, yönetime ve kültüre, gidişata ve sanata bakmaktır. Oysa her dönemde, sözgelimi bir ayini ya da törenini tasvir eden bir resim, sanatla değil, daha çok dönemin sosyal bilinciyle alakalı bir durumdur. Piramidin yapılmasıyla ortaya çıkan bilinç, sadece bir sanat bilinci değildir, salt  estetik bilinç değildir, olay sıradan bir defin işlemi de değildir. Daha çok siyasi iktidarın ya da aydın çevrenin kendisini yüceltecek ve kutsayacak, ama aynı zamanda halka, onlarla aynı özden olmadığını hissettirecek şekilde bir yücelme çabasıdır.

SANATA TARİHİ SOSYOLOJİK YAKLAŞIM

Sanat demek, öncelikle bir sosyal bilinç demektir. Sanat her zaman iktidarın, soylu ve seçkin sınıfın yanında bulunmuş, onun ilgi alanı içinde yer almıştır. Çoban şiiri, halk türküsü, masal, efsane gibi adlandırmalarla ifade edilen folklor, yani halk kültürü ise, her zaman bu yüksek sanat bilincinin dışında kalmıştır. Dolayısıyla büyük bütçe gerektiren sanat her zaman yüksek sınıfın faaliyet ve ilgi alanı içinde yer almış, öyle görülmüştür. Bu anlayış, bugün de bir şekilde sürmektedir: Belli bir aydın çevrenin, belli bir sanat çevresinin bir sanatçıyı ressam, müzisyen, romancı, öykücü, şair olarak görmemesi, yaptıklarını sanat olarak kabul etmemesi, kendi beğenisini, sanatın ölçütü hâline getirmek isteyişi, bir şekilde bu seçkinci bilincin devamı niteliğindedir. Bu çevrenin dışında kalanların sanatı hakkında karar verecek yine bu bilinçtir.

Sanat sadece kendi başına eğitim demek değildir, aynı zamanda bir gelenek üzerinde olmak, bir algı ve beğeni seviyesi ortay koymaktır da. Sanat beğenisi, ancak yüz yıllar içinde oluşabilecek, yalnız aileden değil, toplumun yaşama kültüründen de alınabilecek bir şeydir.

Günümüz dünyasında kültür endüstrisi içinde milyonlarca insan sanat ve edebiyatla ilgilenmektedir. Ama bu ilgi, belirli çevrelerin beğenileri ve yönlendirmeleri doğrultusunda oluşturulan geçici bir “hava”yı yansıtır daha çok. Görünürde küçük bir fiyatla ulaşılsa da, toplamda milyar doları bulan bir çalışma alanı vardır. Denilebilirse, bir geleneği ve geleceği olmayan bu “tek kullanımlık” ürünler sayesinde belirli duygu, düşünce ve kanaatlerin sürümü de gerçekleştirilir. Bu, belirli modaların, belirli giysilerin, belli markaların dünyanın tüm caddelerinde dolaşması gibi bir şeydir.

BİLGELİK, ERDEM VE GÜZELLİK

Dün olduğu gibi bugün de ahlakın, hukukun ve sanatın işlevi değişmemiştir. Bilgelik, erdem, adalet ve güzellik, bir bütündür, birlikte yaşarlar; bir özdenetim yeteneği, bir özyönetim imkanını oluştururlar.

Bilgi, felsefe, sanat ve kültür, tarih boyunca uzun bir bekleyişten sonra bir kitap ve peygamberle, hakikate bağlandıktan sonra, kurulan yeni toplumun soylularının zihinlerine ulaşabilmiştir. Sadece ilim adamlarının, siyasetçilerin değil, halkın da eğitilmesi gerektiği düşüncesinin ortaya çıkması, kitaptan kitaba, peygamberden peygambere uzun zaman almıştır: ‘’Allah, müminlerin dostu, yardımcısı ve koruyucusudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin dostları da tâğuttur, onları saman altından su yürütüp kapalı kapılar arkasında tuzak kurarak aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.’’ (Bakara Suresi; Ayet: 257)

İslam’la birlikte halkın da okuma ve yazma bilmesi gerektiği, halkın da Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlayabilmesi, yazının toplumun bütün kesimlerinin ulaşabileceği bir yere, mescitlere inmesi, dolayısıyla halkın da eğitilmesi gerektiği anlayışı, bir düşünce olarak Hz.Peygamber sallahu aleyhi vesellem ile yaygınlaşmıştır. Yazının büyük halk kesimlerine inmesi Kur’an mucizesidir. Eğitimin herkes için bir hak olduğu anlayışı, Asr-ı Saadet’ten itibaren İslamla birlikte olgunlaşmaya başlamıştır. Böylece mabetten hem saraylara, konaklara, görkemli ortamlara hem de sokağa inen bilgi ve kültür, tasavvuf hareketiyle giderek halkın içine de yerleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla İslam medeniyetinde bir şekilde kendi hikmetini, eğitimini, şiirini, sanatını, eğlencesini, şarkı ve türküsünü üreten halkın sanat diye doğrudan bir sorunu olmamıştır.

Seçkinliği, yüksek eğitimi, felsefeyi ve kültürü kendi içinde barındıran sanat alanı, Arapça, Farsça gibi klasik diller eğitimi alan, ilmi, felsefeyi ve diyalektiği (kelamı) iyi bilen, retorikten (belagattan) haberdar olan, şiirin, tiyatronun, felsefenin klasik eserlerini, kaynakları okuyabilen, müzik eserlerini yüksek bir beğeniyle dinleyebilen, icra edebilen, yapılan icralara katılabilen seçkin, soylu ve eğitimli kişilerin ilgi alanı olmuş, daha çok onların trajedilerini anlatmaya yönelmiştir. Fakat aynı zamanda basit halka, kölelere ait, onların duygu ve yaşantılarını anlatan bir sanatın da değerli olabileceği düşünülmüştür. İslam medeniyetinde sanat, Allah’ı yüceltme olduğundan hem toplumun seçkinlerine hem de halka hitap edebilmiştir. Bu nedenle sanatın başlıca konularından biri olan trajik yaşantılar, basit halkı dışlamamıştır.  Oysa cahiliye kültüründe basit halk sadece sanatçı olarak değil, trajedisi olamayacağı gerekçesiyle tema olarak da yüksek sanatın dışında kalmıştır önemli ölçüde. Bu açıdan sanat tarihine bakıldığında aşktan ve trajediden bahseden bir sanat ve edebiyatın, belirli bir seçkin sınıf içinde ortaya çıktığı ve yine aynı sınıfa yöneldiği görülebilir. Ancak İslam ile birlikte, Hassan bin Sabit’in şiirlerinde, Mevlana’nın mesnevisinde, Mehmet Akif Ersoy’un şiirinde görüleceği üzere, basit halk sınıfının yaşantısı, edebiyatın ve sanatın gündemine yaygın şekilde girmiştir. 

 



Bu yazı 8802 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI