Bugun...
DİRİLİŞ’TEN AFORİZMALAR


Nizamettin Yıldız
 
 

facebook-paylas
Tarih: 08-11-2023 16:38

 

            Aforizma kavramı Türk Dil Kurumu’na göre ‘özlü söz’ ya da ‘özdeyiş’ olarak ifade ediliyor.
            Merhum Üstad Sezai Karakoç’un eserlerinde bu tanıma uygun o kadar çok söz ve yazı var ki… Aslında bu eserler çoktan klasikler arasına girmeli ve Nobel ödülünü de almalıydı. Ancak, ömrünü Batı medeniyetini eleştirmekle geçiren bir yazara, Batının düzenlediği bir ödülün verilmesi onlar açısından da bir çelişki olurdu. Böyle bir ödül verilseydi, acaba, Üstad kabul eder miydi? Hayattayken kendisine verilen para ödülü de dahil birçok ödülü kabul etmediğini biliyoruz.
            Diriliş külliyatından, içerisinde aforizma sınırlarını aşacak teferruatlar olsa da yararlı olacağını düşündüğümüz bazı bölümleri derledik. Umulur ki, başta yöneticilerimiz, aydınlarımız ve gençlerimiz olmak üzere Üstadın eserlerine gereken ilgiyi gösterir, bu eserler ve fikirler İslam dünyasında da yayılır ve inşallah bir çıkış yolu bulunur.
            Vefat yıl dönümünde Üstad Sezai Karakoç’u saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.

            "Bu dünyanın içinde bir selamla birden öteki dünyaya, adeta cennete gidiyorsunuz ve yine bir selamla geri dönüyorsunuz. İnsana bu nimeti bağışlayan gök armağanı namazdır."

(Sezai Karakoç, Ruhun Dirilişi, s.108)

            “Müslümanlar Kur’an’dan uzaklaştı uzaklaşalı gün yüzü görmediler. İnsanlık aya çıksa, Zühre’yi bir martı gibi avlasa, Merih’ten petrol getirse, Kur’an’a dönmedikçe ruh yıkıntısını, çöküşünü durduramayacaktır.” (Sütun, s.137)
            “…Avrupa’nın karşısına yepyeni bir insanla çıkacak bir Asya-Afrika akımı, uzun sürede Avrupa’nın da kurtarıcısı olacaktır. Batı’yı Batı’ya rağmen kurtarış. Tam Asya masallarına yaraşır bir kahramanlık.…” ( Çağ ve İlham ll, s.16)
            “İslam ülkeleri içinde, en umutlu ve en umutsuz, en umut veren ve en umut vermeyen ülke ise Türkiye. Bir yandan ekonomik bir canlılık gösteren, askeri bir güç ifade eden ülke, öte yandan, yazısını, kültürünü yitirmiş, batılılaşmayı en sığ taklit düzeyinde deneyip duran, hep çıkmazdan çıkmaza saplanan, geçmişini ciddi bir şekilde yeniden ele almaya girişmeyen, yanaşmayan, tek hakiki varlık gücü olan İslamı, en basit ilkel bir idrakten öte bir kavrayışla gündeme getirmeyen, basını, bürokrasisi ve aydın kitlesiyle halkından kopmuş ülke.
 Anlaşılıyor ki, İslam aleminin kaderi, Türkiye’deki kördüğümün çözülmesine bağlı. Sır, Türkiye kaderinde gizli.” (Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi lll, s.24)
            “ ‘Best-seller’ denilen kitle avcısı kitaplara aldanmayınız. Gerçekte, bunlar, kitap değil, kitap-benzeri, kitapsılardır. Bunlar, kitap değil, kitaplara kitabelerdir.
 Doğar doğmaz ölmüşlerdir bunlar. Bunun için, kitabeler kadar ünlü olabilirler!
 Üstlerinde yazarlarının adları, mezar taşlarına kazınmış adlardan farksızdır…” (Çağ ve İlham ll, s.183)
             “Biz, bir kaç yüzyıldır, hicret köprüsünü yıktık. İçimizdeki Mekke ve Medine birbirinden koptu. Kişiyle toplum arasındaki birbirine göç ediş mimarisi çöktü. Ahiretin bu dünyadaki izi olan hicret adamı özelliğini anlamaz olduk. Bu dünyaya yerleşmek istedik, o yüzden bir sürgüne mahkûm edildik. Kendi kendimizden sürgün edildik. Çağdan sürüldük. Kendi ülkemizde sürgünüz şimdi.” ( Kıyamet Aşısı, s.25)
            “…Bugün Kudüs gitti. Allah korusun, yarın gözleri Şam’dadır, sonra Bağdat’ta, Mekke’de, İstanbul’dadır. Tarihimizin en kritik dönemlerinden birini yaşıyoruz. Var olmak veya yok olmak dönemindeyiz.
            Yalnız İstanbul’un üzerinde üç ihtiras çatışmaktadır. Ruslar, ta eski zamanlardaki rüyaları olan İstanbul’u almak için hiç durmaksızın çalışıyor. Yunanlılar da Avrupa’ya dayanarak Bizans’ı diriltmeyi düşünüyor. Nihayet, Filistin topraklarında İslam ülkelerini fethe çıkan emperyalizmin göz diktiği yerlerin başında şüphesiz İstanbul gelmektedir.
            İşte esir Kudüs gözümüzün önünde en trajik bir örnektir. Peygamberler şehri, kendi diliyle bütün bunları bize açık açık anlatıyor ama bu acıyı duyanlar, bu çığlığı işitenler, öldürülen Müslümanların sesini unutmayanlar nerededir?” (Sütun, s.385)
            “Hazreti İbrahim, İsmail, bıçak ve kurban. Bunlar bir trajedyanın kahramanları değildir. Bu öykü, bir alınyazısı öyküsü değil, bir irade imtihanının, bir gönül imtihanının hikâyesidir.” (Yitik Cennet, s.71)
                        “Faiz, faizin benzeri ve faizin gölgesi bile yok edilecektir Diriliş toplumunda. Zekât, maldan ve kazançtan adeta fizik ve kimyasal bir zaruretle ayrılarak devlet veya toplum hazine ve kasasında toplanacak ve oradan tekrar kişilere ve kurumlara dönerek toplumda sosyal adaletin ve seyyaliyetin düzenlenmesini sağlayacaktır. Fiyatlar, kârlar, malın yapımı, kalitesi tam bir denetim altında olacak ve kesin ve etkili müeyyidelerle bu denetim güçlendirilecektir. Para atıl tutulmayacak, işsizliğe imkân verilmemek için bütün tedbirler alınacaktır. Kadın ve iş düzeni, kadının özelliğini ve iç özgürlüğünü yok etmeyecek biçimde yeniden düzenlenecek, bugün görülen, kadının özgürlüğü adı altında, yedek bir erkek türüne dönüştürülerek yozlaştırmaya gidiş önlenecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s. 56)
            “Gerçek aksiyon, meydanlarda yapılan şamatalar, bağırışlar, yürüyüşler, duvarlara ve yerlere yazılar yazmalar ve daha kötüsü tabanca patlatmalar, kavga döğüşler değildir. Gerçek aksiyon, inanç, ahlak, düşünce, bilim ve sanat planında ortaya konan uzun çalışmaların ve sürekli sabırların yemişi eserler, durumlar ve oluşumlardır. Yeni bir insan tipini doğurmaktır. Asıl aksiyon, çok bilinçli, bilgiyle yüklü, kültürle güçlenmiş, disiplinli ve uzak görüşlü davranışlardan doğar.” (Diriliş dergisi, Mayıs 1976)
            “… Din yenilenmeye muhtaç değildir ama insanların din kavrayış ve hazmedişleri zaman zaman bayatlama tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. İşte her çağda gelen samimi din düşünürleri ve erenleri, bu bayatlamış yapıyı değiştirerek dinin özünden alınan ilham ve hızlarla insanoğlunun din yaşantılarını tazelemeye çalışırlar ki, bu çalışmalar dinde değişiklik yapma anlamına gelmez. Daha çok dinin ruhunu insana yeniden sindirmek, umutsuzluğa düşerek evren karanlığına gömülmek tehlikesiyle karşı karşıya bulunan insanlığı yeniden dinin aydınlığına kavuşturmak çabasıdır bu.” (Çağ ve İlham I, s.71)
            “Yine o yıllardan hatırladığım bir manzara, beyaz bir Kıbrıs eşeğine (ki bizde Şam eşeği denirdi) binip giden yaşlı, gözleri görmeyen bir kişinin görünüşüydü. Adam, dağdaki bahçesine, bahçesinden evine eşeğinin sırtında gider gelirdi. Epey mesafe vardı arada. Yol, dağ yoluydu, patikalar, yokuşlar çakıllıydı. Ama eşek, yolu çok iyi bildiğinden, sahibini getirir götürürdü. O kişi de Cihan Harbi’nde İngilizlere esir düşmüş ve Hindistan’a götürülmüştü. Orada gözüne mil çekmişlerdi. O yüzden gözü görmez olmuştu. Çocukluğumda onu her gördüğümde İngiliz zulmünü hatırlar, Müslümanların hiçbir esire böyle bir muamele yapmayacağını düşünür, batılılarla aramızda farkı az çok idrâk ederdim.” (Hatıralar-1, s.119)
            “ O kış, rastladığımız enteresan bir olay da şudur: Bir gün, iki kardeşim, Ortaköy’de eve dönerken, bir evin balkonundan kadınlar çığlık atarak yardım istemişler. Kardeşlerim de gitmiş. Eve girince bir de ne görsünler? Evin delikanlı yaştaki çocuğu, bir nöbet geçiriyor. Sara nöbeti gibi bir nöbet. Karyolanın altına girmiş, demir ayaklardan tutmuş, tiril tiril titriyor.. Kadınlar onu ordan çıkaramadıkları için yoldan imdat istemişler. İki kardeşim uzun bir uğraşmadan sonra hastayı ordan çıkarmışlar. Olayın ilginç yanı şu: aile bir ermeni ailesi olduğu halde, o genç, nöbet esnasında hep şehadet getiriyor, Peygamber Efendimizi imdada çağırıyormuş. Kadınlar, her nöbet esnasında, gencin, bu şekilde Peygamber Efendimizin ruhaniyetinden yardım istediğini söylemişler. Fakat, genç kendine geldiğinde, nöbet esnasındaki bu halinden hiçbir şey hatırlamıyormuş.” (Hatıralar ll, s.68)
            “Tarikat gruplarının içine girmedim. Girenlerle arkadaşlığım oldu. Rastladıklarımla iyi ilişkiler kurmaya çalıştım.
  Daha sonraları tarikat dışı, fakat adeta tarikatlarmış gibi görünen cemaatler oluştu. Bunların da dar cemaat görüşünü benimsemedim. Benim görüşüme göre, Müslümanlar tek millet, tek ümmet, tek cemaattir. Kişilerin, tarikatları veya bir takım özel toplulukları olursa, bunları taassup derecesinde mübalağalı bir ayrım sebebi yapmayı ve diğer cemaat ve tarikatta olanları küçük görmeyi ya da kendi cemaatinde olmayanları itham etmeyi, tasvip etmedim ve etmem. Bu yüzden bu tür cemaatlere ve tarikat guruplarına girmedim…” 
 (Hatıralar- ll s.347)
                “Cebelitarık’tan Cava adasının sonuna kadar tek devlet. Sınırlarında telörgü yok; fakat her yerde aynı hızla atan, şuurlu kalplerin zinciri var. İnanmış, öteye inanmış, ahlaklı, sıhhatli, çalışkan bir halk: İslam Milleti. Sulhta fevkalade yumuşak, savaşta son derece şiddetli…” (Dirilişin Çevresinde, s. 157)
                “Diriliş bütün bu güçlüklere rağmen yoluna devam etti. Yayınladığı nice metinler, çeviriler, sonradan hep kitap oldu. Ödüller aldı. Ama o kitapları yayınlayanlar, o ödülleri verenler Diriliş’in hakkını itiraf etmediler.
            Daha sonra Diriliş haftada iki kez çıktı bir süre. Kitaplarımız yayınlandı. Birçok baskılar yaptı eserlerim. Solda da bize karşı dergiler, hatta günlük gazeteler çıktı. Büyük gürültüler ve tirajlarla çıkmaya başlayan bu gazeteler ve dergiler, sonunda hep battı. Diriliş’se Allah’ın izniyle yaşamasını bin bir güçlük içinde de olsa sürdürdü. Sürdürüyor. Necmeddin-i Kübra Hazretlerinin bir sözü çıkmıştı bir kitabı şöyle açtığımda:”Mumunu, rüzgârdan korumasını bil.”. Çok fırtınalar esti. Fakat biz Allah’ın yardımıyla Diriliş’in sönmemesi için elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ben ve arkadaşlarım.” ( Hatıralar, s.448)
            “Her yol denendi çağda. Ve hepsinin çıkmaz olduğu anlaşıldı. Nazizm, kapitalizm, komünizm, insanlığa mutluluk değil, felâket getirdiler. Şimdi tek yol kaldı çağımızda denenmedik. O da İslâmdır. Ki eskiden denenmişti. Ve deneyen insanlık bölümü gerçekten iki dünya mutluluğuna ermişti.” (Sütun, s.603)
             “Milletinin kritik dönemlerinde başa geçmiş devlet adamları bir kadro yetiştirmiş olamamanın acısını eninde sonunda çok büyük bir şiddetle idrak ederler. Halk ne kadar kendisini tutarsa tutsun gerçek bir kadrodan mahrum devlet adamları bu eksikliği çok pahalıya öderler. Halka dayanma, askıda kalmamalı ve cesur adımlarla müesseseleştirilmelidir. Modern devlet adamının hisarları ve surları aydın insanlardan örülü iç içe gelişen bir kadrodur. Elbet, en büyük halka, halk halkasıdır. Ama bu en büyük halka ile merkez noktası olan devlet adamının arasındaki boşluğu, bir yüzü o devlet adamına dönük, öbür yüzü halka dönük ve iç yüzü de Hakka dönük aydınlar kadrosu doldurmazsa, halk halkasını devlet adamlarından koparan, hem devlete, devlet adamına, hem halka düşman ikiyüzlü bir şeytani kadro doldurur.” (Sütun, s.430)



Bu yazı 1163 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
YUKARI