Sezai Karakoç’un daha ortaokul yıllarında, bir bakıma çocuk yaştayken Büyük Doğu ile kurduğu bu bağ, dergi çıktığı sürece, hiç kopmadan hep devam etmiştir. Derginin onda yarattığı heyecanın temelinde daha o yaşlarda kendini gösteren dava bilincidir. O güne kadar büyük bir hasretle kalblerde yaşatılmak zorunda olunan İslâm, bu dergiyle birlikte entelektüel düzeyde savunulmaya başlanmıştır. Artık bu büyük davanın Necip Fazıl gibi bir savunucusu vardır. Karakoç bu davanın ve onu savunan dava adamının önemini daha o günden anlamış ve onunla kurduğu gönül bağını da hep sürdürmüştür.
Büyük Doğu ile bu denli heyecanlı bir tanışıklıktan ve onun savunduğu tezi öğrendikten sonra, elbette derginin daha önce çıkan sayılarını merak etmeye başlamıştır. Büyük Doğu’nun ilk çıkışı 1 Eylül 1943’te olmuş ve haftalık olarak 5 Mayıs 1944’e kadar 30 sayı yayınlanarak kapanmıştı. Elbette bu sayıları görmemişti ve göreceğini de pek sanmıyordu. Ancak hiç beklemediği bir zamanda, onlara ulaşmanın çok kolaylıkla gerçekleştiğini gördü:
“Bir arkadaşım, dayısında bulunan Büyük Doğu ciltlerini getirdi. Onları da gözden geçirdim. O güne kadar, islâm, içimizde sakladığımız bir inanç idi. Kimselere pek açılamıyorduk. Yasak, mazlum ve mağdur bir düşünce gibiydi ruhumuzda. Ama işte, görmüştük. İstanbul’da çıkan bir dergide onu çağdaş üslupla savunan bir kalem vardı. İslâmın yükselen yeni, canlı sesiydi bu. Bu, benim için büyük bir mutluluk olmuştu. Çünkü: bir umut doğmuştu. Bütün sıkıntıları göğüsleyebilirdim.”[1]
Karakoç’un beğenileri de önemli derecede kalite kazanmış görünüyor bu dönemde. Okul müdürü aşırı devrimci biridir. Dolayısıyla kendi zihniyetiyle tam bir zıtlık içindedir. Ancak bu zıtlık onda bir önyargı oluşturmuyor. Müdürün iyi yanlarını da görüyor. Okula ve öğrencilere faydalı olması yanında, hatta bunlardan da ileride o, şiiri ve edebiyatı seven birisidir. Güzel konuşmaktadır. Ahmet Kutsi Tecer’in “Nerdesin?” şiirini duyarak okumaktadır. Bütün bunlar, ileride ülkemizin en büyük şair ve düşünürlerinden biri olacak bir şahsın izlenim ve bakışı olduğu için önemlidir. O yaşlarda Karakoç, hedefini belirlemiş, yol haritasını çizmiştir âdeta. Bu özelliğini bilen okul müdürünün ona bakışı ise daha çok ideolojiktir. Mezuniyet sınavında Türkçe, matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya derslerinin hepsi 10, beden eğitimi 9, müziği 7 ve resmi 5 olan bir öğrenci ile iftihar edecekken, önüne hepsi de anlamsız bir sürü zorluklar çıkarması bu yüzdendir.
Ortaokul ikinci sınıftayken, okulun duvar gazetesinde onun da yazıları çıkmaktadır. Anılarında bu yazıların içeriğiyle ilgili herhangi bir bilgi vermiyor. Aynı yılın yaz tatilinde “bir akrabadan, arapça öğreten klasik kitapların ikincisi olan Bina’dan bir ders” aldığını, fakat o kadarla kaldığını öğreniyoruz. Bunun sebebini de şöyle açıklıyor: “Ben daha çok kendi kendime öğrenmeye alışmıştım. Eğer Bina kitabında Emsile’de olduğu gibi Türkçe karşılıklar olsaydı, onu da kendi kendime öğrenmem benim için işten bile değildi. Evimizin arkasındaki bahçemizde, havuz başında ya da dut ağacının altında oturup okumak ve çalışmak, tatilde başlıca uğraşımdı.”[2]
Maraş ortaokulunun zengin sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. Ama genellikle kapalı tutulur ve kimse de öğrencilere “kütüphaneden kitap alın, okuyun” demezdi. Dolayısıyla, herkes gibi onun da okul kütüphanesinden yararlanması son derece sınırlı kalmıştır. Bu arada o dönemlerde bugünkü gibi okumak için kitap bulmak hiç kolay değildi. Okul kütüphanesi de kapalı olunca, bir bakıma istediğini değil, eline geçeni okuyordu. Mesela bir arkadaşının bulduğu Arsen Lüpen kitapları bunlardandı. “Onları yatakhanede gizlice okurduk. Erken yatılırdı. Yatakhanede lamba yakmakla birlikte kitap okumak yasaktı”. Gerçekten de anlaşılması zor bir yasak.
Peyami Safa’nın Server Bedi imzasıyla yazdığı Cingöz Recai maceralarını da bu sıralarda okumuştur. “Kısa bir süre de olsa bu tip, Şerlok Holmes, Nat Pin, Kerton v. b. polisiye kitapları okumuşumdur.”[3]
Kendi derslerine değil de, başka sınıfların dersine giren yaşlı bir Türkçe hocasını da hatırlamaktadır Karakoç: “Bütün okulun toplandığı kütüphanede yüksek sesle ve her heceye, her kelimeye tasarruf ederek, çok heyecanlı bir tarzda şiir okurdu. Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları şiirini okuduğu zaman, adeta Bingöl dağlarına gider, o çobanları sürülerini otlatır ve kavallarını çalarken görür, sonra dağlardan ine ine geri dönerdik. Hocanın sesinin yükselişi bizi o yüce dağlara tırmandırır, sonra sesin beklenmedik derecede perde perde inişi de yolculuğumuzun dönüş bölümüne eşlik ederdi. “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum” mısraıyla başlayıp “Kuzular bize söyler yılların geçtiğini” mısraıyla devam eden şiir, “Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına” diye bittiği vakit, şiiri kelime kelime yaşayan hocamızın bir vecd hali geçiren kamlar, baksılar gibi düşüp bayılacağını sanabilirdiniz. Ama o büyük yorgunluğun farkında olmadan, yaşına rağmen, dimdik ayakta durur, alkışlarımızla taçlanan zaferini temaşa eder ve bu candan mütevazı mükâfatı yürekten kabul ederdi.”[4]
Ve ilk şiir
Bulduğunu okuyan, şiirden zevk alan Sezai Karakoç, bir yaz tatilinde ilk şiirini yazıyor. “Kompozisyonlarım çok iyi olmakla birlikte şiir yazmak ya da şair olmak aklımdan geçmiyordu” diyen Üstad, milletine ve yurduna yararlı olmak düşüncesi içinde olmakla birlikte, bunu hangi şekilde yapacağını henüz düşünmemişti.
“Şiiri seviyordum. Şairleri takdir eder; çok yüce bilirdim. Ezberimde birçok şiir vardı. Gerek Divan Edebiyatından, gerek daha sonrakilerden. Ama doğrusu şair olmak arzum yoktu. Belki de onları ve her alandaki büyükleri erişilmez zirveler olarak görüyordum. Bilim yolunda hizmet gibi bir idealim vardı. İslâmı öğrenmek, onun için bir er gibi çalışmak diye de özetleyebiliriz bunu. Toplumu yeniden bütünüyle islâma getirecek çalışmalar yasak olduğundan, böyle bir ideal, ancak halis bir düşünceyle, samimi olmakla sahip olunabilecek bir fikirdi.
İşte ben daha çok düşünce ve idealler planında yaşarken, Namık Kemal’in, Ziya Gökalp’in yazılarında bile islâma dokundukları yerleri ararken ve eski metinlerden bilhassa islâmla ilgili olanlarını okurken, Mehmet Akif’i bu gözle candan severken, ilk kez yeni yeni çıkan dergilerde bu yönde bir kımıldanış gözlerken, koyu umutsuzluk bulutunun açılıp kapandığını görüp duygular kaynaşmasını yaşarken, bir yaz tatilinde (ikinci sınıf ya da üçüncü sınıf) bir gün bahçemizde, hiç aklımda yokken, gelen bir ilhamla bir şiir yazdım. Kafiyeli vezinli dörtlüklerden oluşan bir şiirdi bu. 6+5 hece vezniyle yazmıştım. Ergani adlı ve konulu uzunca bir şiirdi. En ufak bir zahmet çekmemiştim şiiri yazarken. Sanırım, yazın ve Ergani Dağının getirdiği bir ilhamdı bu. Hiç düzeltme yapmadan geldiği gibi kâğıda geçirmiştim. Kimseye göstermeden yırttım attım. Ve şiir yazmayı unuttum. O şiirden aklımda bir mısra bile kalmamıştır.”[5]
Üstad, şiir yazmayı unuttum dese de, şiir onun peşini asla bırakmayacaktır. Şiir, bir bakıma onun kaderi olacaktır.


Antalya Diplomasi Forumu'na 150'den fazla ülkeden ka..
İslam İşbirliği Teşkilatı genelgesi Resmi Gazete'de..
DR.MUHAMMED ERSİN TOY: Yapay Zekâ Çağında Türkiye'yi Düş..
Senegal'de Ramazan Bayramı namazı "beyazlar içinde&..
SEZAİ KARAKOÇ: Son Şans
'Avrupa'dan bakan biri Türkiye'yi okuyamaz':..
PROF.DR. BURHANETTİN DURAN: Türkiye'nin stratejik iletiş..
Türk Kahvesi - Dr. Mehmet Genç
NİZAMETTİN YILDIZ - SOHBET
İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİNDE İBN'ÜL MUKAFFA - YÜKSEL KANAR
İSLAM SİYASET DÜŞÜNCESİNDE HZ. ALİ - YÜKSEL KANAR
MUSTAFA YÜREKLİ - ADINI SÖYLEYEMEDİĞİM ÇİÇEK
Görmez'in İran'daki Vahdet Konuşması
Görmez'in Sultanahmet Hutbesi
15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNDE HALKIN DEVLETE SAHİP ÇIKIŞI
SEZAİ KARAKOÇUN KİTAPLARI
ÖMER NASUHİ BİLMEN' 27 MAYIS CUNTASINA EYVALLAH ETMEDİ
MEHMET AKİF'İN VEFATINDAN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAFLARI
Ayetler
2015'de Aramızdan Ayrılanlar
NECİP FAZIL KISAKÜREK FİLM AFİŞLERİ 