Bugun...


HAYRİ BOSTAN: 17 Ağustos
Yirmi yıl geçti. Şüphesiz çok şeyler yapıldı, çok önlemler alındı ve alınmakta; ama kesinlikle yeterli değildir.

facebook-paylas
Tarih: 16-08-2019 22:55
HAYRİ BOSTAN: 17 Ağustos

17 Ağustos Marmara Depreminde yaşadıklarımız asla unutulamaz. Acıyı veren Allah dayanma gücünü de veriyor. Ve zaman her şeyin ilacı gibi, insanı alıştırıyor.
Depremin ilk haftalarında “HAYAT DEVAM EDİYOR” başlığıyla duygularımı, izlenimlerimi yazmıştım. O zamanlar Milli Gazetenin ikinci sayfasında on gün süreyle yayımlanmıştı o yazdıklarım. Depremi bire bir yaşamamış olan birçoklarının bu konuda kitapları yayımlandı. Benim yazdıklarım da pekâlâ kitap olabilirdi; ama ben yazdıklarımı her nedense kitaplaştırmaya hiç istekli olmadım. Benim için yazmak sadece duygularımı yazıya dökmek, içimdekileri dışa vurmaktan ibaretti. Öyle de oldu.

17 Ağustos Marmara Depremi enine boyuna tartışıldı, yazıldı-çizildi, konuşuldu... Bu depremin en kötü yanı Türkiye’nin böyle bir felakete sanki hazırlıksız yakalanmış olmasıydı. Hâlbuki ülkemizde çok deprem kuşakları var ve çok felaket deprem olayları yaşandı. Erzincan depremini, Gediz Depremini ve daha birçok büyük depremleri hep uzaktan duymuştuk. Bu sefer bire bir yaşamış olduk.
Bütün felaketler böyledir aslında. Yaşadığımız sel felaketleri, yangınlar, trafik kazaları bizleri ne kadar ilgilendiriyor. Kelimenin tam anlamıyla “ateş düştüğü yeri yakıyor”du.
Marmara Depreminden sonra ülkemizde çok önlemler alındı, hazırlıklar yapıldı, ekipler oluşturuldu. Bir kriz anında kimin ne yapacağı belli olmuş oldu. Ama Allah korusun, bugün yaşanacak olası bir depremde gene aynı acıları, belki daha küçük boyutta da olsa yaşayacağız. Trafik konusunda yolların iyileştirilmesi, cezaların caydırıcı derecede artırılması, denetimlerin çoğaltılması kazaları sıfırlamıyor. Sadece ölü sayısını azaltıyor; ama gene her zaman olduğu gibi ölümlü kazalar yaşanıyor.  Bu bayramda ölü sayısının azalmış olmasını tatilin dokuz güne çıkarılmamış olmasına bağlayanlar varsa da bence kesinlikle denetimlerin sıkılaştırılmasının, cezaların artırılmış olmasının payı büyük.
Yapı denetimlerinin ciddi olarak yapılması, sağlıksız yerlere uygunsuz inşaatlara kesinlikle izin verilmemesi elbette depremlerdeki can kaybını azaltacaktır. Bir sel felaketi yaşandığında ortaya çıkan, dere yataklarına yapılmış koskoca inşaatlara nasıl izin verildiğini anlayamıyoruz. Bu ruhsatları kim vermiş, ne zaman vermiş, kimler imzalamış bakılmalı ve geriye dönük müeyyideler uygulanmalıdır. Yapanın yanına kâr kaldığı için birilerinin hatasının bedelini hiç alakası olmayan başka birileri ödüyor.
Depremde binası yıkılmış, orada kızları ve yakınları hayatlarını kaybetmiş bazı insanların gene imara uygun olmayan inşaat yapmak için Ankara’ya kadar ne kadar tanıdığı varsa devreye sokmaya çalıştığını gözlerimle gördüm. Maalesef felaketlerden ibret de almıyoruz, yeterince ders de almıyoruz.
Yaşadığımız şehirde, şehrin bir bölgesinde imar üç kat iken, aynı paralelde öte yanında dört kat olmamalı. Bir kasabada iki kat üzerine kesinlikle müsaade edilmezken aynı paralelde başka bir mahalde üç kat, dört kat inşaata ruhsat veriliyorsa burada da bir “adalet” sorunu olduğu açıkça görülüyor. Bir Japon bilim adamının dediği gibi “fay hattına dahi inşaat yapılabilir. Yeter ki gerekli statik mühendisliğinin gerekleri yerine getirilsin. Önemli olan sağlam zeminlere sağlam binalar yapmaktır. Sadece bu da değil, binaların içindeki eşyaların sabitlenmesi, bir deprem ya da yangın durumunda zorunlu olarak kullanılacak merdivenlerin bisiklet ve lüzumsuz eşya depoları haline getirilmemesi gerekiyor. Bu da tamamen toplumsal eğitimle ilgili bir durumdur. Düzensiz park etmekten dolayı yangınlara ulaşamayan itfaiyeleri, itfaiye ve ambulanslara yol vermeyen trafik magandalarını, duyarsız sürücüleri biliyoruz. Artık yüklenici firmaların ruhsat alabilmeleri için otopark yapma zorunluluğu getirilmiş olması çok güzel bir gelişme.
Bütün bunlar toplumun ortak aklı diyebileceğimiz akıl bileşkesinin gelişmesiyle alakalı durumlardır şüphesiz. Yanlış yapana herkesin karşı durması, tepki göstermesi gerekir. Üzülerek belirtmeliyiz ki okumuş kesimlerimizde bile bu duyarlık yok denecek kadar azdır. Kimse başını derde sokmak, birileriyle tartışmak, papaz olmak istemiyor. Sanırım bu durum en çok bizde var. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde kimse devlet aleyhine, insanların huzur ve sağlığı aleyhine yapılan bir yanlışa göz yummaz, duyarsız kalmaz.
Çok bilinen bir slogan vardır: “Susma, sustukça sıra sana gelecek” Bu slogan her ne kadar takdir edilse de inanlar sıranın kendilerine asla gelmeyeceğine, ya da sıranın kendisine gelme olasılığının çok düşük olduğuna inanıyorlar herhalde.
Sivil toplum kuruluşlarından da sağduyulu, objektif, siyasi ve ideolojik bakışın ötesinde, gerçekçi tepkiler, eylemler maalesef olamıyor. Olanları da güven vermiyor. Bir yanlışı kim yaparsa yapsın karşısında olmamız gerekiyor. Doğruyu kim söylüyor ya da yapıyorsa onun da yanında olmamız gerekiyor. Durum bu kadar basit. Ama biz bunları aşamıyoruz. Bir sorun yaşayan eğer “bizden” değilse umursamıyoruz. Hatta ideolojik olarak bizim karşımızda ise oh bile çekenler çoktur. “Dinsizin hakkından imansız gelir” özdeyişini hemen yapıştırıveririz ve rahatlarız. Hz. Peygamber’(sav)’in: “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa cezasını veririm” sözü çok manidardır. Bu şu demek değil midir? Yanlışı kim yaparsa yapsın asla göz yummayız. Ama yanlışı yapan bizim partidense, bizim cemaattense, bizim tarikattansa aksine ona destek olmayı görev, hatta kutsal görev bilenlerimiz az değildir. Hâlbuki adalet, hakkı sahibine vermektir. Çünkü adaletin olmadığı yerde zulüm vardır. Zulüm yapana da zâlim denir. Zâlimin yeri de cehennem olmalıdır. Bu kadar açık ve net. Şu farkla ki bu cehennemi ahiretteki cehenneme bırakmamak gerekir. Bilerek, nüfuz istismarı yaparak, kendisine emanet edilen mevki ve makamı, imkânları kendi çıkarı için kullananlara bu dünya cehennem edilmelidir.
17 Ağustos Marmara Depreminde benim kardeşim herkesin çok beğendiği güzel bir sitede oturuyordu. Meğer bu binalar sadece dış görünüm olarak güzel yapılmıştı. Binalar kiriş-kolon sistemiyle yapılmış, malzemeden çalınmış, betonların gerekli sulaması yapılmamıştı. Ve depremde o sitede bulunan binaların tamamı yıkıldı. Orada binlerce insan öldü. Binaları yapan yüklenici (müteahhit) de çoktan ölmüş. Kimseye hesap bile sorulamadı. Bu sadece bir örnek ve bunun gibi binlerce örnek var.
Marmara depreminin uzunluğu yüz seksen üç kilometreydi. Yani yüz seksen üç kilo metre boyunca kara parçaları hareket etmiş ve üzerinde ne kadar sakat bina varsa yıkmıştı. Sakat derken sadece statik mühendisliğine uygun olmayan sakatlıkları kastediyoruz. Yoksa mesela bizim kasabada tamamen kerpiçten ya da briketten yapılmış evler vardı. Onlara hiçbir şey olmadı. Binaların çoğu kendi ağırlıkları sebebiyle yıkıldı.
1967’de yaşanan depremin korkusuyla binalarını kendi kafalarına göre sağlam(!) yapanlar vardı. Betonlarını sağlam yaptılar vs. O binalar da yığılmadılar; ama kutu gibi sağa sola devrildiler. Bu da demek oluyor ki kendi kafamıza göre sağlam bir şey olamaz. Bu iş teknoloji işi, mühendislik işi, bilgi işi. Yani işi ehline verme sorunu. İşi ehline vermenin vaazlarda, sohbetlerde, konferanslarda lafı çok edilir; ama hangi zihniyette olursa olsun işbaşına gelince ilk iş olarak ehil olsun olmasın, kendi adamlarını doldururlar her yere. Falancanın adamı olarak bir mevkie gelenin zaten kendini fazla yormasına da gerek yoktur. Kafadan torpillidir ve kimse ona bir şey söyleyemez. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye başlar ve artık ona kimse bir şey söyleyemez.
Yirmi yıl geçti. Şüphesiz çok şeyler yapıldı, çok önlemler alındı ve alınmakta; ama kesinlikle yeterli değildir. Birileri çıkıp, “buna doğal seleksiyon denir. Trafik kazalarında, sel felaketlerinde, depremlerde, savaşlarda insanlar ölecektir” diyebilir. Öyle de olsa “insanı yaşat ki devlet yaşasın” fehvasınca devletin bütün gayreti, planlaması, denetlemesi, önlemleri hep insanı yaşatmak üzerine olmalıdır.
O zamanlar kardeşimin öldüğü yere devlet üç gün boyunca ulaşamadı. Ölülerimizi kendi imkan(sızlık)larımızla çıkardık ve defnettik. Kimliği, soyu-sopu tespit edilemeyen ve kimsesizler mezarlıklarına defnedilenlerin sayısı hayli kabarıktı. Bugün nerede bir olay olsa polis, ambulans, itfaiye, olay yeri inceleme, AFAD gibi birçok kurum anında oraya koşuyor. Bu yirmi yılda çok büyük mesafeler kat edildi. Ama yapılacak daha çok işimiz var.
17 Ağustos 2019
HAYRİ BOSTAN

uzmanustaz@hotmail.com

 






YORUMLAR
3 Yorum

Hüseyin Fındık
17-08-2019 13:06:00

Değerli Hocam; yapısal iyileştirmeler işe yaraması için toplumun fertleri kurallarla yaşamasını öğrenmeli.

Celalettin Bayram
17-08-2019 11:17:00

Tespitler, öneriler güzel.İnşallah bundan sonraki depremlerde 17 Ağustos ve benzeri depremlerde olduğu kadar yıkım olmaz,insanlar zarar görmez .Tabii ki bu bize bağlı, gerekli önlemleri almaya bu konuda gerekli tedbirleri yerine getirmeye bağlı.Rabbim bu afetlerde vefat edenlere rahmet eylesin.

Hayri Bostan
17-08-2019 05:09:00

Değwrli arkadaşım Sayın Serdar Özgür bana şu yorumu yazdı: "Okudum Hayri abi, fazlası var eksiği yok denir ya, sendekinin eksiği var. Ama ancak bu kadar olur ki o da şu; eleştirilerinin şiddeti düşük. Çok çok daha fazla sertlik kaldıracak bir konu... Mesleğimle alakalı olunca yazının akışı ve yaklaşımın hoşuma gitti. Mesela binanın sağlam yapılsa bile yıkılması örneğin tam olarak zemin mühendisliği ile ilgili... Eleştirilerini şu şekilde tamamlayayım ben de; sen dış bakışla ders alınmamış derken ben de mühendislik bakışıyla ders alınmamış diyorum, eğer şiddetli bir deprem olursa ki olacak en az 99 depremi gibi bir acıyla karşılaşacağız maalesef."

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER HABERLER
FOTO GALERİ
YUKARI